Hep bir düşüncenin, bir fikrin ya da bir ideolojinin dünyayı değiştireceği sanılır.

Oysa…

Bunların hiçbiri bir toplumun değişip dönüşmesinin nedeni değildir.

Tabii ki etkilidir ama bir toplumu değiştiren asıl şey eylemdir!

***

Toplumun geleceğinden endişe etmesi ve sürekli baskı altında tutulup sindirilmesi…

Özgür düşüncenin gelişmemesine bağlı olarak olayları doğru yorumlayamaması…

Hoşgörünün ve adaletin kaybolması…

Ve ideolojik kamplaşmalar toplumun direncini düşürür ve bağışıklık sistemini zayıflatır.

Bir toplumun bağışıklık sistemi zayıflayınca, içeriden ve dışarıdan her türlü manipülasyona açık hale gelir.

***

Aydınlanma; toplumların kültürel özelliklerine, gelişmişlik düzeyine, entelektüel ve tarihsel geleneklerine göre biçimlenen toplumsal bir harekettir.

Aydınlanmacılık ise bir dünya görüşüdür; içerisinde birbirinden çok farklı hatta birbirine zıt fikirleri içerse de genel anlamda ekonomi, politika, kültür ve devlet gibi temel konularda modern ve ilerici bir bütünlük gösterir.

Aydınlanmacılığın toplumsal bir hareket olma özelliği, onun ileriye dönük ortak bir amaç etrafında insanları harekete geçirip düşüncelerini toplumsal güce dönüştürebilme yeteneğinden kaynaklanır.

Aydınlanmanın sonu da gelişmeye ve modernleşmeye gider. İşte bu nedenle eylem çok önemlidir.

Düşünce ile eylem arasındaki en önemli fark eylemin belirleyici olmasıdır!

Düşünce bir motivasyon nedenidir ve yol gösterir ama esas belirleyici olan eylemdir.

***

Uzun yıllar otorite altında yaşamış, kendisinin nasıl yaşayacağı, nasıl eğitim alacağı, neye gereksinimi olduğu gibi pek çok konuda başkalarının karar verdiği bir toplumda aydınlanma ve modernleşme çok sarsıcı ve sancılıdır.

Ülkemizde modernleşme çabaları, maalesef, toplumun doğal gelişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkmamıştır. Modernleşme; toplumsal, ekonomik ve teknolojik gelişimden değil daha çok bir zorunluluktan ve dayatmadan kaynaklanmıştır.

Ebedi önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken ülkemizin modernleşmesi için çok çalıştı ama maalesef sistem oturmadan onu genç yaşta kaybettik.

 

Atatürk’ü Atatürk yapan şey dahi bir düşünce adamı olmakla birlikte korkusuz bir eylem adamı olmasıydı.

Atatürk’ten sonra gelen yöneticiler, bu modernleşme çalışmalarını dayatma yoluyla yapmaya çalıştılar.

Bir ülkede modernleşmeden bahsetmek demek öncelikle o ülkenin sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel, düşünsel ve teknolojik gerçeklerinden bahsetmek demektir.

Modernleşme ihtiyacı ülkemizde doğal yolla evrimleşerek gelmediği, halkın modernleşmeyi bedel ödeyerek kazanmadığı ve her şey önüne hazır olarak verildiği için toplum bunu bir türlü benimseyemedi ve 1945’lerden itibaren de yavaş yavaş eski sisteme tekrar dönüş yoluna girildi.

Ülkemizin özellikle ekonomik, sosyolojik, insani ve ahlaki değerler açısından gerilemesinin temel nedeni budur.

Yanlış fikirlere kapıldığımız için değil yaklaşık 80 yıldır yanlış yolda olduğumuz için geri gidiyoruz!

***

Eğer 1940’larda toprak reformu yapılabilseydi ağalık ve onunla birlikte maraba zihniyetinin zemini de çökerdi.

Sanayileşme sağlanabilseydi kentleşme düzgün gelişir ve köyden kente aşırı göçler olmazdı. Kadınlar üretime daha fazla katılarak toplumda ve siyasette daha etkin olurdu.

Köy Enstitüleri kapatılmasaydı toplumun gelişmişlik ve aydınlanma düzeyi çok daha ilerde olurdu.

1925’te kapatılan tekke ve zaviyelere Atatürk’ün ölümünden sonra göz yumulmasaydı, tarikatların yeraltı faaliyetlerine izin verilmeseydi, Şeyh ve Şıhlara prim verilmeseydi, din siyasete malzeme yapılmasaydı bugün çok farklı yerde olurduk.

Atatürk’ümüzün 15 yılda kurup var ettiği ne varsa 80 yılda ortadan kaldırıldı.

***

Modernleşme bir kültür sorun değildir, bir sivil örgütlenme sorunudur!

Kendini aydın gören birçok kişi aslında daha sorunu kavrayamamış, modernleşmenin özünü değil de biçimini sorgulayarak modernleşmenin önünde engel olmuşlardır.

Hani CKA diyor ya “Kime aydın dediğinize dikkat edin, ne kadar karanlıkta kaldığınız ortaya çıkar” diye. Aynen öyle.

Türkiye; bir yanı neredeyse tüm dinlerin kaynağı olan Ortadoğu topraklarına bir yanı ise Reform ve Rönesans’ı yaşamış Avrupa topraklarına komşu bir konumda bulunan muhteşem bir ülkedir.

Tarihimiz, coğrafyamız ve kültürel geleneklerimiz çok eskilere dayanır. Milli ve manevi değerlerimizden uzaklaştıkça her türlü parçalanmaya açık hale geldik.

Her geçen gün daha fazla yozlaşıyor, insani duygularımızı ve ahlakımızı kaybediyoruz.

***

Yani…

19 Mayıs, sadece Kurtuluş Savaşının başlamasında değil Türk milletinin aydınlanmasının da başlangıcındaki mihenk taşıdır.

Bizim de bir an önce Atatürk’ümüzün çizdiği yolda Cumhuriyetimizin fabrika ayarlarına dönmemiz ve kendimize gelmemiz gerekiyor.

19 Mayıs ruhu bizim tek çıkış yolumuzdur, başka kurtuluş şansımız yok…