Ahhh çiçekler

Bunca derdin ve içinden çıkılmayan çözümsüz konuların, bizi darmadağın ettiğini; içimizi kararttığını- kendimden- biliyorum. Yalnız olmadığımı da… Böyle zamanlarda makinemi alır, çayırın, çimenin nefes aldıran ferahlığına koşar, mevsimin cömertçe sunduğu güzel çiçeğinin peşine düşerim. Bazen gelinciğin, bazen de nilüferin.

Çiçeklerin insana hep iyi gelen yanı vardır. Ruhu okşar, iç açar, göz doldurur. Kiminin rengi, kiminin ustalıkla ve özenle oluşmuş şekli, kiminin de kokusu hayranlık nedenidir. Genelde hepsini çok severiz, bazen bir tanesini daha çok ve ayrıcalıklı. Aaaa papatyayı çok severim; benim için çiçek laledir, ya da kır çiçeklerinden vazgeçmem gibi tercihler duyarız, konu çiçeklerden açıldığında.

Ben de çiçekleri çok sevdiğim ve yakın çekim tekniği ile onları fotoğraflamaktan keyif aldığım için bu hafta çiçek fotoğraflarıyla devam etmek istedim. Oldum olası bende var olan çiçek sevgisinin, daha küçücük bir kızken, görkemli bir kestane ağacının altını kaplayan rengarenk bahar çuhaları içinde çokça oynamaktan geldiğini düşünürüm. İzmit’in yüksek rakımlı köyünde bir masal ülkesinin çiçekli prensesi edasıyla ben, somuttan soyuta bir serüvenin içinde kaybolarak saatlerce oynar, mutlu olurdum. Zorunluluk gereği kente yerleşene dek…

Eeeee kentin çiçekleri yok muydu? Olmaz mı, hem ne çiçekler… Bahardan itibaren açan çeşit çeşit, her renk tonunda ve hepsi de dışa dönük üstelik. Hep derim, bir yerde kadın yaşıyorsa orada mutlaka bir çiçeği de yaşatıyordur. Ben yaştakiler bilirler bu çiçekler bitmiş yağ ve salça tenekeleriyle; yoğurt plastiklerinde yetiştirilir. Alın size yokluk kaynaklı, farkında olmadan yapılan geri dönüşüm katkısı. Sağlığımıza ihanet edercesine tükettiğimiz o, sarı renkli Vita yağı tenekeleri sardunyalara, cam güzellerine, karanfillere, güllere, küpelilere yaşam alanı tanıdıkça masumlaşır, suçlarını telafi ederler sanki.

Geçmiş zaman mahalle kültüründe yok sayılamayacak kadar yaşama dahildirler. Balkonları, pencere önlerini, merdiven basamaklarını içindeki çiçeklerle süslemeye aracılık etmek az şey mi?

Konu çiçekler olunca seyretmeye doyamadığım gibi yazmalara da doyamadığımı fark ederek asıl konuya geliyorum. Madem fotoğraf ve şiir ortaklığı ile yola çıktık, o zaman dizeleri bekletmeyelim. Doğadaki ve saksıdaki hallerini bildiğimiz bu işveli canlar bakalım dizelerde nasıl duruyor?

Örneğin lale; bir döneme damgasını vursa da hem Klasik edebiyatın hem Halk edebiyatının ana kraliçesi olarak gül benimsenmiş ve bu tahtı kimseye kaptırmamış. Çoğunca gonca haliyle ulaşılmayan, uzaktan sevilen sevgiliyi temsil etmiş. Duruşlarıyla asaletli; renkleriyle can alıcı olan bu iki çiçek hayli dizeyi süslemiş durmuş.

“Ey letafet gülşeni! Bana yanağın gül, yüzün karanfil, saçın ise sümbüldür.”

dizelerinde, sevgiliye olan hayranlığını çoğu çiçeği derleyerek dile getirmiştir Necati.

Birçok Divan şairi, yine o ulaşılmaz, aynı zamanda gözde ve burunda tüten sevgiliyi; yasemin, reyhan, erguvan, nergis, lavanta ve menekşenin yaydığı kokularda aramış; özlemini hafifletmek için o cezbedici çiçek kokularına sığınmış.

Eski dönem şiirlerinde yalnızca aşkın ve özlemin anlatımına aracılık eden çiçekler; çağdaş edebiyat şairlerinin elinde, farklı duygu çeşitliliğiyle neredeyse toprakta filizlenircesine hüzünde, ölümün kucağında, kanda, barutta ya da en tezat haliyle umudun içinde büyürler.

Behçet Aysan dizelerindeki gibi:

“Yüreğimden çıktım yola;
Gül de geldi, zakkum da,
Peşimiz sıra acı,
Ben, gülü, zakkumu
Yol boyu kanata kanata
Az gittik, uz gittik;
Geldik bir başka yüreğin
Nasırlı kıyılarına.
Ben, gül ve zakkum
Peşimizdeki arsız acıyla.

Hasan Hüseyin’in -o çok bilindik dizelerinde- ölüme duyduğu öfkeyi baharın simgesi çiçeklerden ve tomurcuklardan çıkardığını hissederiz.

“sokaktayım
gece leylak
ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

Şükrü Erbaş incecik gelincik sapıyla sevginin gücünü sınar. Gelincik kadar naif, en ufak bir rüzgarla dağılıveren ama bir o kadar da çekici bir çiçek öylesine seçilmiş değildir.

“Sevmek, yaşamın bizi sürüklediği uçurumun kıyısında tutunduğumuz o incecik gelincik sapı; ölümle dirim arasındaki baş dönmesidir. Üstümüze yürüyen duyarsızlığın o siyah ordusuna karşı yürek çarpıntılarında oluşturduğumuz ışıklı bir korunaktır.”

Biraz da dönemsel acılar içinde açan çiçeklerden umut toplamak gerek. Necati “Cumalı kaleminden gelsin onlar da:

“Bir gül açıyorsa şimdi Türkiye’de
Aşkla ümitle açıyor
Adsız unutulmuş her bahçede
Bir gül tomurcuklanıyorsa
Sabaha karşı gecede
Açmak için tomurcuklanıyor
Aşkla ümitle
Sevinçle yaşamak için tomurcuklanıyor”

Bu çok sevdiğim Gülten Akın şiirindeki yasa da yasaların en güzeli gelir bana.

Yasadır anımsatalım:
Tohum ekenlerin, fide dikenlerin
Kimse durduramaz yağmurunu
Güneşini kimse kesemez.

Fesleğen ekiyorum, sardunya dikiyorum
Arsızmış, öyle diyor komşum
Artık siz istemeseniz de
Açar tohumunu, yayılır toprağınızda

Ne güzel ne güzel ne güzel tanrım
Fesleğen ekiyor, sardunya dikiyorum
Bitiyorum arsızlığına çimenin çiçeğin
Arsızlık bugünden geri
Umut ve direnç demektir
Sokulmak demektir yaşamın koynuna
Özdeşlik demektir yaşamla
İnan olsun dostlar, inan olsun
Dalından kopan sardunya
Bozulmadı bi kez, eğmedi başını
Açmayı sürdürdü diktiğim toprakta.

Son sözle, sardunya kadar dirençli ve dimdik duran; umut çoğaltmayı ve yaşamdan yana olmayı seçen herkese selam olsun.

YORUM EKLE
YORUMLAR
E.Hicran GÖKÇE
E.Hicran GÖKÇE - 4 hafta Önce

Kaleminizden dökülen sözcükler yüreğinizin aynası olmuş.Çiceklerin içinde mısraların yoldaşlığı ise yalnızlığı utandırmış adeta.Yüreginize de Kaleminize de teşekkürler.