Nasıl, iğrendiniz mi benden? Güzel, tam olarak da onun için yaptım zaten. Son dönemde memlekette gerçekleşen bilimum festival, organizasyon, TV programları, sosyal medya paylaşımları konusunda yaşadığım hissiyatı tarif etmeye çalışmaktansa; bizzat yaşatmak en kolay yol gibi gözüktü.

Sevgili Duygu Mert, 9 Ekim Cumartesi günü sahiplerini bulacak olan Antalya Altın Portakal Film Festivali’yle ilgili bir yazı kaleme almamı rica ettiğinde; heyecan basmıştı. Hem pandemi, hem pahalılığın alıp yürümesiyle hepimizin içinin karardığı şu günlerde; kişisel nedenlerle epeydir yazamadığım platforma dönüş için bahane olacaktı bu güzel fırsat. Yayını izleyemediğim için sonuçlar hakkında internette surf yapmaya başladım. Ve evet: Türkiye’nin en prestijli ve de uluslararası boyutu da olan sinema organizasyonuyla ilgili yapılan on haberden dokuzu –tabirimi mazur görün- “Tamer Karadağlı-Nihal Yalçın geyiği” üzerineydi. Gerçekten de bir film festivalini sadece bunun üzerinden mi konuşmalıydık? Bu, hastalıklı bir ruh hali değil mi?

Önce sakız gibi çiğneye çiğneye memleket meselesi gibi pazarlanan vakayı bir irdeleyelim. Bir defa, hakkını teslim etmek adına, sinemayla, müzikle, hangi alanla ilgili olursa olsun; bu tarz ödül törenlerinde teammüldür: Ödül konuşması, ödülü aldıktan sonra yapılır. Görsel olarak da kazananı onore eden bir fotoğraftır konuşmanın elde ödülle yapılması. Ödülü takdim edenin elinden alır, tebriğini kabul eder, konuşmaya öyle geçersiniz. Takdim edene de arkada bevil cihazı gibi dikilmektense, kenarda takip etme imkanı oluşur; kadrajdan çıkma şansı sunulur. Ki Karadağlı’nın “Sus mu demek istiyorsun?” sorusuna verdiği cevap da buna işaret ediyor zaten. Olay bu.

Asıl film sonra başladı. Bir baktık her ikisi de Twitter’da trend-topic. Biri “Bu gece benim gecem, gölgelenmesine izin vermeyin” dedikten sonra muhatabının taklidini yaptığı bir videoyu dolaşıma sokuyor, öbürü kendisini “yerli ve milli” ilan ettikten sonra karşısındakini terörist olarak itham ediyor… Arkadaş, içme suyumuza mı bir şeyler karıştırıyorlar anlamıyorum ki… Bu kadar yoğun bir toplumsal depresyon halinin bir açıklaması olması lazım.

Twitter’a girenlerin kahir ekseriyeti, “Bugün kimi linçlesek?” diye salya akıtarak pozisyon alıyor. Film izleyenlerin büyük bölümü, “filmi beğenmemek” için izliyor. “Bir kusurunu bulayım da, sosyal medyaya ilk ben yazayım” endişesi hakim. Kitap için de aynısı geçerli. “Zevk alma” kriteri, yerini “gömme” kriterine bıraktı. Yanlış anlaşılmasın, hiçbir şeyin yasaklanmasından yana değilim. Ama –kendimi de katıyorum- hiçbirimizin ruh sağlığı yerinde değil. Silkelenip, her şeyi olması gereken yere konumlandırmayı ve de olması gerektiği kadar konuşmayı; anafikir tespitini doğru yapmayı hatırlamamız gerek.

Bu yazıya ben de sonuçları koymuyorum. Çünkü medyanın yazılısından da, görselinden de işitselinden de, sosyalinden de anlıyorum ki; kimsenin bununla ilgilendiği yok. Onlar, alacağını almışlar.

Yazının girişinde benden iğrendiniz. Şimdi deyin bana, ne başlık atsaydım bu yazıya?

(Böyle festival takipçisine, böyle yazı…)