Annem pazara yollardı eskiden, yeni yetmeliğimde yani...

Sonra sonra anladım ki;

Yol yordam öğrenmem, kazıklana kazıklana insanları ve hayatı tanımam, iyi ile kötüyü ayırmam, parayı doğru kullanmam ve bunları yaşayarak görmem için yaparmış...

“Yaa ne işim var benim pazarda, şimdi sokaklarda koşturup durmak varken” diye içimden sayar dururdum

Aklım hep mahallede, bisikletimde, bizim haytalarda, terk edilmiş eski bi kamyonun içinde kız erkek oynadığımız yakar toptaydı...

“Len” derdim “Onlar koşup oynasın, ben çarşı pazar teyzeler gibi dolaşayım”...

Evin ihtiyaçlarını gören bi İbrahim amcamız vardı, onu çok severdim o da beni

Biraz saf ama çok özel adamdı, rahmeti bol olsun

Hatta burada yayınlanan o meşhur Best Seller olmuş: ) ‘Hafif roman’ denememde biraz onu da anlatmıştım...

Onu da peşime takarmış, ben sonra sonra öğrenmiştim. “İti var, uğursuzu var, sen çaktırmadan takip et onu. Kızsa da, söylense de böyle böyle öğrenecek hayatı” dermiş annem...

Neyse efendim ilk pazara gönderdiğinde önüme ilk hangi tezgah çıktıysa sinirden, anlamadan bakmadan ne bulduysam çürük çarık alıp eve getirmiş hem de bunları en pahalıya almıştım. Cebimde de beş kuruş kalmamıştı. Halbuki “artan para da senin” demişti annem. Öfkeden bunu bile hesaplayamamış, atlamıştım...

Çiğdem hanım aldıklarımı gördüğünde bi kahkaha atmış “afferin oğluma” diye sırtımı sıvazlamış ve ben de pek sevinmiştim; iyi bir iş başardığımı sanarak

Ama aldığım o işe yaramaz her şeyden, belki de bile isteye, akşama biraz da lezzetsiz bi sürü yemek yaptığında “ama ben bunları ağzıma sürmem” deyip yememiş bi sürü de laf etmiştim; hiç unutmam

O da bana “ee bana ne getirirsen öyle de önünde bulursun, ne kadar ekmek o kadar köfte” deyip inceden bi ders vermişti ama zerre anlamamış, yine söylenip durmuş, ekmek peynir istemiş bir de aç kalmış, üstüne de fırça yemiştim...

Sonra bir daha gönderdi, ben yine ‘off poff’ gittim. Ama bu sefer biraz kolaçan ettim tabii etrafı, farklı tezgahlarda aynı sebzeleri, meyveleri değişik değişik canlılıkta fark ettim ama bu sefer de fiyatlarına dikkat etmemişim sanırım ki; bu sefer biraz daha kaliteli ama çok pahalı olanları alıp gelmiştim, o günde parayı arttırıp gelmediğim için ince bi ayar çekmişti bana. Biraz biraz anlamıştım ki hayatta her gördüğüne balıklama atlamayacaksın, yani hani değerli büyüğümüz : ) Ajdanım da dediği gibi “vitrine değil iklime de bakacaksın”

Böylece ilk dersimi almıştım çaktırmadan...

Artık kafama koymuştum; bu sefer bu işi becermem gerek diye düşünüp ertesi hafta koşa koşa gitmiştim pazara, şöyle bir etrafı kolaçan edip, görmüş geçirmiş, belli ki çok bilmiş bir teyzeyi gözüme kestirip o hangi tezgaha gidip ne aldıysa aynısından alıp kendimden emin eve dönmüştüm

Göğsümü gere gere poşetleri annemin önüne koyup bi sürü de para geri getirdiğim de annem küçük bir şaşkınlık geçirmiş ve bana kocaman gülerek sımsıcak sarılmıştı. Tabii sonradan İbrahim amca durumu ona açıklamış ve annem kahkahalar atarak “bu çocuk hayatı çabuk öğrenecek, ayakta kalma yollarını kendi kendine bulacak, afferin ona” demiş, ben de çok sevindiğini öğrenmiştim..

Dediği gibi oldum mu bilmem ama pazarları çok sevmeyi o kadın sayesinde öğrendim. Hayatın ta kendisidir pazarlar; ne acılar, ne sevinçler yaşanır oralarda, ancak giderseniz anlarsınız...

Şimdi insanlar ne pazara keyifle çıkabiliyor ne de istediğini çatır çatır alabiliyor; artık çarık çürük ne bulduysa..

Annem görse ne çok üzülürdü; şimdilerde anneleri üzenler utansın ama annelerin dersi şamar gibidir eninde sonunda öğretir insana dünyanın kaç bucak olduğunu...