Benim CUMHURİYET’im…

Çocukluk yıllarımı düşünüyorum;

Esnaf bir ailenin çocuğuydum. Üç kuşak, on nüfus aynı çatı altında yaşardık. Ailenin reisi büyükbabamdı.

Balkan göçmeniydi, Türkçeyi askerlikte öğrenmişti ama Cumhuriyet Gazetesi’ni her gün alır ve didik didik okurdu.

Geçim mücadelemiz kolay değildi. Ben ve kardeşlerim çocuk yaşlarımızda ekmek mücadelesine katıldık.

Bayramlarda, mali durumumuz iyi ise, dört kardeşe de aynı bayramlıklar alınırdı. Ya da mütevazı bayramlıklarla yetinirdik.

Bilirdik ki, ailemizin imkanı varsa, aile reisi ayrıcalık yapmazdı.

Biz, Cumhuriyet değerlerini önce ailemiz içinde öğrendik…

Her Cumhuriyet Bayramında, bu ulusal bayramın coşkusu öncelikle evimizde yaşanırdı.

Mahallede ya da çarşıda, bayrak asılmayan ev ya da dükkan olmazdı.

İlkokul, ortaokul ve lise yıllarımızda da Cumhuriyet Bayramı hazırlıkları günler öncesi başlardı. Okul ve kent ölçeğindeki törenlerde şiir okuyacaklar ve şiirleri seçilirdi. Okullarımız Türk bayrakları ile donatılırdı.

Kent içinde en görkemli Tak, Orduevi önündeki SEKA’nın Takı olurdu.

29 Ekim günlerinde geniş bir vatandaş kitlesinin katıldığı “Geçit Töreni” yapılırdı. Vali, Belediye Başkanı ve Garnizon Komutanı, üstü açık askeri bir araç içinde tören alanını dolaşır, vatandaşın bayramını kutlar ve selamlardı.

O dönemin yöneticileri, mütevazı yaşamları ve vatandaşa saygıları ile ölçülürdü!

Görkemli resmi daireler ve lüks resmi otoları yoktu ama saygınlıkları vardı!

Cumhuriyet Bayramı ve diğer “Ulusal Bayramlarda” SEKA önlerine Yavuz zırhlısı ile beraber birkaç Donanma gemisi demir atar, top atışlarıyla Cumhuriyeti kutlarlardı. Gece bu gemiler boydan boya aydınlatırlardı.

Cumhuriyet Bayramı geceleri “Fener Alayı” olmazsa olmazdı. Her ulusal bayrama vatandaşlar katılır, birbirini içtenlikle kutlardı.

Cumhuriyet, “halkın saygı gördüğü” bir düzen olarak algılanır ve yaşanırdı.

İnsanlar, birbirlerini inanç ya da etnik kökenlerine göre ayrım ve yargılama ilkelliğine düşmezlerdi. Aynı mahallede, farklı etnik kökenden, farklı inanç ve mezhepten insanlar, birbirini kırmadan, incitmeden, yargılamadan “İNSANCA” yaşayabilirdi!

Çünkü, farklı inançları koruyan bir “LAİK DEVLET” anlayışı toplum içinde de saygı görüyordu.

Ya sonra?

“DİNDAR ve KİNDAR” olmanın güdülenmesinde, yoz bir kültürün ve Cumhuriyet Bayramı başta olmak üzere ulusal bayramlardan koparılan bir toplumsal kaosun içinde eziliyor, birbirimize yabancılaşıyoruz!

Birileri, “GERÇEK ÜSTÜ DÜŞLERLE” toplumsal barış ve huzuru dinamitliyor!

Ben, çocukluk ve gençlik yıllarımın ulusal bayram çoşkularını ve o İNSANCA yaşanan yıllarımı çok özlüyorum…

YA SİZ?

YORUM EKLE
YORUMLAR
Seyfettin Tekçe
Seyfettin Tekçe - 10 ay Önce

Öğretmenliğe başladığım 1964 ten bu güne kadar milli bayramları gözüme uyku girmezdi. Öğrencilerimi günler önce görevlendirir her biri bayramda bir, görev alırdı. Şiir okuyan, konuşma yapan, bayrak tutan, foklörde görev alan.... Bayram sabahı erken kalkar, okuluma giderdim. Biraz sonra öğrencilerim, onların anne, baba, Dede, hatta komşuları gelir, dışarıya dizdiğimiz sıralarda yerlerini alırdı. Tranpet eşliğinde yürüyüşler yapılır, okul çağında olmuyanlarda ellerinde kağıt bayrakları ile arkadan takip ederlerdi. Tören alanına çocukların gelişi harika olurdu. Her alana girişimi deki alkışlar beni çok duygulandırdı, gözlerim yaşardı. Tiren, sonunda halkın hep birlikte halay çekmesi bambaşkaydı. Akşam hazırlanma piyesler bütünlüğün eb güzeliydi. Yanı seviyorduk bir birimizi. Fakir zengin ayırt edilmezdi. Her şeyimizi paylaşır, her Çocuk eller, patlarcasına alkışlanır Dı. Özlüyorum o günleri.