Kimse sormadı ki bana

Kimse fikrimi de almadı

“İster misin?” demediler

“Gider misin?” de demediler ki;

Paldır küldür yolladılar buralara…

Hem de güle oynaya değil, ağlaya zırlaya geldim buralara iyi mi?

Halbuki yeni bir yere giderken içiniz kıpır kıpır heyecanlanır, yüzünüzde güller açmaz mı?

Bizler salya sümük, hiçbir şey hissetmeden öylece dümdüz geldik işte; hem de istisnasız

Hiç gülerek gelen gördünüz mü? Varsa alnından öpmek lazım

‘Nereden geldim’ ‘niye geldim’ ‘nereye gidiyorum’ hep içimi kemiren sorular; hala da cevabını bulamadığım, aslında kimsenin de bulduğunu düşünmediğim o büyük sır...

Belki bulan vardır; bulanlar bizlere de tane tane anlatsa ne güzel olur

Düşünsenize; gelirken de giderken de kimlerle karşılaşacağınızı bilmiyorsunuz, doğduğunuzda sizi kimlerin kucağına veriyorlar bilmiyorsunuz, ne çıkarsa artık bahtınıza

Çöllere mi gidiyorsunuz, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarına mı yoksa masmavi deniz kıyısına mı, bizim buralara mı, kara kışlara mı, baharlara mı belli değil; şansınıza artık...

Seçememek zor bir şey aslında…

Uzun bir sürede farkına varamıyorsunuz nerede olduğunuzun

Çocuk için zaten ne fark eder ki? Her yer cennet o yaşlarda…

Neyin içinde olduğunuzu sonra sonra fark ediyorsunuz ki artık ne kadar çabalasanız da bazen nafile; doğduğunuz yer kaderinizdir artık

Çemberi kırıp gidenler şanslılar biraz…

Önceleri her şey çok iyi başlıyor malum; toz pembe bir rüya gibi…

Hani bir filmin fragmanı gösterilir ya ilk önce, koşa koşa gelesiniz diye salonlara

İşte öyleydi ilk zamanlarım; herkesin olduğu gibi

Genelde öyle olmaz mı zaten?

Etrafınız cehennem bile olsa çocukluğunuz bir lunapark değil miydi?

Rengarenk, coşkulu, dertten tasadan uzak

Ne kadar zor olsa da hayat, siz bunun farkında olmuyorsunuz o ilk adımları attığınız günlerde

Hiçbir şeyin farkında olmadan gülmek, oynamak, yaşamak size gösterilen bir ‘mutlu’ fragman değil mi?

Hoş önceden gösterselerdi şimdilerde bu yaşadıklarımızı kısa kısa, hangimiz gelirdi ki?

Belki gelmek için deli olmak lazımdı değil mi ama?...

O mucize zamanlarımız, çocukluğumuz bitince sonraları aldatıldık hissine kapılsak da, yıllar yıllar geçse bile o çocukluk günleri damağımızda kalan belki de en ‘güzel’ tatlardan biri oldu…

Hani derler ya bazen “en mutlu insan cahil olanımızdır” diye; çocukluk da biraz farkındalığımızın olmadığı zamanlar değil mi?

Ağlamamız bile iki dakika, üzülmemiz bile saniyelerle ama kahkahalarımız, mutluluğumuz sonsuz

Dizlerimiz kanardı da düşmekten “bana mısın” demezdik, yine de koşardık deli dolu, bir daha kanayacağını bilsek de; ne gam

Delice umursamazlık ne güzeldi…

Sonra sonra hayatın yüreklerimizi kanatıp bizi taa derinden vuracağını nerden bilebilirdik ki?

Belki de hayat değil, bizler vurduk kendi kendimizi ne bileyim…

İyi ki koşmuşuz o günlerde, iyi ki de dizlerimiz kanamış; kabuk bağlar geçerdi

Ama hayat öyle bir kanatıyor ki ciğerimizi şimdilerde, ne çabucak kabuk bağlıyor ne de teselli kar ediyor; delip geçiyor işte…

Geçenlerde bir küçük çocuk “keşke gelmeseydim bu dünyaya” dediğinde öyle bir dağıldım ki anlatamam;

Daha gördükleri neydi ki?

Ne kadar yaşamıştı ki buralarda?

Hepi topu 7/8 sene de geldiği nokta beni inanılmaz yaraladı…

Bizler öyle değildik; ne kadar masumduk o zamanlar

Ne kadar beyaz

Ne kadar saf

Ne kadar bizdik

Sonra sonra biz olmaktan çıktık, savrulduk

Kirlendi o beyazlarımız

Karanlıklar içinde hep mavilere öykündük, hep beyaz papatyaları özledik

Şiirlere şarkılara sarıldık;

‘Sizin alınız al, inandım

Morunuz mor, inandım

Tanrınız büyük amenna

Şiiriniz adam akıllı şiir…

Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum

Hiç birinizle döğüşemem

Benim gizli bir bildiğim var

Benim dengemi bozmayınız…’