Ressam Rembrandt Van Rjin, döneminde dünyaya gelen çoğu sanatçının aksinine varlıklı bir ailede dünyaya gelmiştir. Döneminin en iyi okullarında eğitimine başlamış fakat sanata ve resme olan duygusu küçük yaşlarında baş göstermeye başlamıştır. Derslerinde sık sık resim çizmeye başlamış, dersi dinlemek yerine öğretmenlerinin ve öğrencilerin portrelerini çizmeye odaklanmıştır. Resim tutkusu yüzünden derslere olan bu ilgisizliği eğitim hayatında sık sık öğretmenleri tarafından cezalandırılmasına sebebiyet vermiştir.

Rembrandt’ın resme olan bu tutkusu yıllar geçtikçe artmış, hayatının her zaman diliminde büyük bir yer kaplamıştır. Genellikle portreler üstüne yoğunlaşan sanatçı, ton ve nüans üzerinde bir virtüöz haline gelmiştir. Hayatı boyunca doğumundan ölümüne geçim sıkıntısı yaşamamış, zengin ve varlıklı ailelere, kontlara, krallara ve düklere yaptığı tablolar sayesinde zengin ve refah bir hayat sürmüştür.

Fakat çoğu ressam gibi Rembrandt’ın eserleri de yaşadığı müddetçe değerli kabul edilmemiş, ölümünden sonra değerleri anlaşılmıştır. Ölümünden sonra Rembrandt’ın ihtişamlı ve sanat dolu hayatından geriye birkaç tablo, birkaç değersiz eşya, eski giysiler ve resim malzemelerinden başka bir şey kalmamıştı. Öldüğü günlerde, ona, sanatının modası geçmiş bir ihtiyar gözüyle bakılmıştı. Resimlerinin ve çalışmalarının değeri hiç anlaşılmamış, sanatındaki büyüklüğün farkına bile varılmamıştı. Hatta ressam diye kabul edilmemiş, toptan inkar edilmişti. Fakat Hollanda müzelerinden başka Paris, Viyana, Dresden, Münih, Londra, Berlin ve Leningrad müzelerinde bulunan yapıtları, yeni bilgilerin ışığında incelenmeye başlandıktan sonra, özellikle 19’uncu yüzyıl sonlarında, büyüklüğü ve sanat dehası anlaşılıp sanatseverler ve eleştirmenler tarafından kabul edildi.

Çoğu sanatkar ve ressam gibi hayatı boyunca yapıtlarının değeri bilinmemiş olsa da, sanat dünyasına eserleri ile kattığı yeniliklerin geç de olsa farkına varılmıştır.