Bir yere ait olmak, ait hissetmek.

O yere yerleşmek, o yeri mesken tutmak.

Image-72

Mimarlığın ve mimari üretimlerin  özünde en büyük amacı insanın mesken tutabileceği, ait hissedebileceği, benimseyebileceği kısacası gerçekten ‘yer’ edinebileceği alanlar tasarlamaktır.

İnsanın sadece yüzeysel değil sezgisel yaklaşımları ile deneyim edinebileceği, anılar üretebileceği dört duvar ile çevrili beton tasarımlar yerine, insana deneyimler sunan aidiyet duygusunu aşılayan mekanlar üretmektir.

Ne yazık ki günümüzde ortaya çıkan ekonomik baskılar, artan nüfusla paralel olarak kontrölsüzce gelişen kentleşmeler, dünyayı her geçen gün daha da etkisi altına alan küreseleşmenin bir sonucu olarak artık mimari mekanlar ve yapılaşmalar tamamen ticari kaygıların bir ürünü haline gelmiştir. İnsanların deneyimleyebileceği, insanların benimseyebileceği, mesken tutacağı mekanların üretimi ikinci plana atılmış, öncelik toplumun maksimum tüketimi sağlayabileceği alışveriş merkezlerinin, kafelerin, restoranların, mağazaların inşaasına verilmiştir.

Tam da bu yüzden dünyanın dört bir yanındaki ülkeler, ülkelerin içindeki farklı şehirler birbirine benzemeye, lokal ve tarihi dokularını kaybederek bir fabrika tarafından seri üretilen karton kutular misali tektipleşmeye başlamıştır. Her şehir aynı restoran zincirleriyle, aynı tipteki alışveriş merkezleri ile, hepimizin sokağında bulunan o kafelerle kaplanmıştır. Tektipleşen bu mimari atmosferin içinde ise insanın kendi ‘yer’ini bulması gittikçe zorlaşmaya, insan farkında olmasa dahi birbirine tıpatıp benzeyen mekanlarla kaplı bu şehirlerin içinde hiçbir yere ‘ait’ olmamaya başlamıştır. Gelip geçici mekanların, o kafelerin, restoranların, mağazaların içinde kaybolmuş, her yerde gördüğü o kafelerin verdiği deja vu hissi ile bir aidiyet ilüzyonu içine hapsolmuştur.

Hiçbir yere ait hissetmemek biz farkında olmasakta psikolojik olarak her birimizi yıpratan, gizliden de olsa hayatımızdaki stresi ve kaygıyı üst safhalara taşıyan bir durumdur. Metropolitan şehirlerin içinde hapsolduğumuz bu sözde ‘aidiyet duygusu’ her birimizi negatife çekmeye her geçen gün devam etmektedir. Mimariyi bu ekonomik ve ticari kaygılardan, mimariyi bir rantlaşma alanı olarak gören zihniyetlerden uzaklaştırmadığımız sürece ise niteliği değil, niceliği, en öz tabiri ile ‘para’yı önemseyen yapılaşmaları her geçen gün çevremizde daha da fazla görmeye devam edeceğiz.

Bu durumun önüne geçilmez, mimari insanın mesken tutacağı o dünyayı yaratmak için kollarını sıvamaz ise kaçınılmaz sonumuz ne yazık ki, o ‘yeşil tabelalı’ kafelerle işgal edilmiş, birbirine tıpatıp benzeyen, şehirler, ülkeler ile kaplı bir dünyada yaşamak olacak...