banner151

Bu sonbaharda, eğer son dakikada gösterim tarihleri ertelenmezse, iki tane sinema efsanesinin yeni sürümlerini izleme şansımız olacak: Terminatör ve Rambo.

James Cameron, 1984 yılında, ikna edecek stüdyo bulamadığı için bağımsız kanattan vizyona soktuğu “Terminatör”le sinema dünyasında devrim yaptı. 1973 yılında, Michael Crichton’ın kendi romanından uyarladığı “Westworld”le bilim-kurgu filmlerine getirdiği yeni soluk, “Terminatör’ün üstün gişe başarısıyla türe “Android (insan görünümlü robot) Filmleri” diye bir alt başlık eklenmesine yol açtı. Aynı şekilde, oyunculuk yetenekleri ortalama bir otomobil lastiğinden biraz daha hallice olan Arnold Schwarzenegger’i de Hollywood’un en çok kazanan starına dönüştürüverdi. Ancak Cameron’ın söyleyecekleri bitmemişti. 1991 yılında sazı yeniden eline aldı, bu kez sınırsız bütçeyle beyaz perdeyi iyice ateşe verdi. Sonuçta 6 kategoride aday olduğu Oscar ödüllerinin 4 tanesine de el koydu. Yapımcıların paranın tadını iyice aldıklarından üçüncü film için Cameron’a yaptıkları yalakalık, 10 yılı aşkın bir süre boyunca devam etti. Ancak yönetmen netti, “Mite ekleyecek birşeyi kalmadığını, söyleyeceklerini söylediğini” belirtiyordu.

2003 yılında Jonathan Mostow eliyle serinin en kötü filmi geldi. Arnold’ı striptiz barda madara etmek ve de dişi terminatörün amacına ulaşmak için “kadınlığını” kullanması gibi pespaye eklemelerle filmi kurtaracağını düşünen Mostow’un Schwarzenegger’le doğru orantıda ilerleyen yetenekleri, filmi seride sürekli bahsedilen mahşer gününe getirip bırakmıştı.

2009’da, gişe canavarı “Charlie’nin Melekleri”nin yönetmeni McG eliyle “Terminator Salvation” çıkageldi. Bu sene izleyeceğimiz de dahil olmak kaydıyla, şimdilik Arnold’ın rol almadığı (o dönemde California valisiydi), serinin tek filmiydi. Önceki yapımlarda Flash-backlerle verilen, mahşer günü sonrası John Connor’ın makinelerle savaşı üzerine kuruluydu. Christian Bale’i başrole yerleştiren yapım, iyi bir apokaliptik-futuristik film örneğiydi. Seriyle bağlantılı değil de, başka karakterlerle bağımsız bir film olarak yapılsa; daha fazla takdir toplayabilirdi. Ne yazık ki “Terminatör Miti”nin altında ezildi.

Ne var ki, yapımcılar doymak bilmiyordu. Altı sene sonra, 2015’de bu kez bantı başa sarmaya karar verdikleri “Terminator Genisys” geldi. Bu kez “zamanda kırılma” temasını işleyen yapımın en hoş sürprizi, Arnold’ın kendisiyle özdeşleşen rolüne geri dönmesiydi. Para uğruna gözü dönen, hırs manyağı olmuş yapımcılar; Arnold’sız Terminatörün, yumurtasız menemene benzeyeceğini anlamışlardı.

Böyle böyle geldik 2019 yılına. “Dark Fate-Kara Kader” başlıklı yeni Terminatör filmi uğruna heyecan yapmamız için birden fazla sebep var aslında. Bir kere Arnold, aslanlar gibi yerinde duruyor yeni yapımda da. Yönetmen koltuğunda ise 2016 yılında çektiği ilk “Deadpool” filmiyle belki de gelmiş geçmiş en özgün ve komik süper kahraman filmini çeken Tim Miller oturuyor. Ama en önemlisi, 1991 yılından itibaren, tam 28 sene boyunca seriye uzak-yakın hiçbir katkı sunmayan iki ismin projeye geri dönmesi oluyor. İlk iki filmin yönetmeni James Cameron, yapımcı ve senarist olarak projede yer alırken; eski eşi Linda Hamilton da kendisiyle özdeşleşen Sarah Connor rolüne geri dönüyor. Bize de fragmanını izleyip, filmi beklemek kalıyor:

Hasretini çektiğimiz diğer yapım olan “Rambo”, malum-u aliniz “Rocky” ile birlikte Sylvester Stallone adını belleklere kazıyan isim. Ancak bir iki noktanın altını çizmeden olmaz. 1982 yılındaki serinin ilk filmi ile diğer filmlerini kalın çizgilerle birbirinden ayıran bir sürü özellik var. Birincisi, “First Blood-İlk Kan” başlıklı ilk film; gerçekten, hiçbir kinayede bulunmadığımı ifade ederek söylüyorum, iyi bir filmdi. Öyle ki, serinin kalanlarını biraraya getirseniz, bir “İlk Kan” etmiyorlardı. Aslında film, Vietnam Savaşı özelinde evinden uzaklaşan askerlerin; ruhen aslında asla evine geri dönemediğini, fiziksel olarak dönenlerin de dışlandığını aksiyonu son derece dozunda kullanarak anlatıyordu. Yani aslında savaşın tahribatını, savaş sahnesi göstermeden izleyiciye geçirmeyi başaran anti-militarist bir yalnızlık senfonisiydi “İlk Kan”. Ama aynı üstteki örnekteki gibi, “John Rambo” karakteri tutunca; yapımcılar tasın dibini sıyırmaya karar verdi. Rambo’yu bonus toplar gibi adam öldüren kas yığını bir seri katile, seriyi de vıcık vıcık Amerikan milliyetçiliğinin her karede “kör gözüne parmağım” kabilinden gözümüze sokulduğu bir şiddet pornosuna çevirdiler. İlk filmde Rambo’nun uzmanlık alanı olan ormandaki hakimiyetini izleyip, zekice kurulan tuzaklarla keyiflenirken; kalan seri böyle şeylere hiç gerek duymuyor, Rambo’yu silahlandırmayı icat ederek mertliği bozuyordu. Diyeceksiniz ki; “bu kadar yerin dibine soktuğun serinin devam halkasını ne halt etmeye heyecanla bekliyorsun?”. Cevabı filmin adı ve fragmanında gizli. Her ikisi de serinin ilk filmine gönderme yapıyor çünkü. Fragmanda Rambo gene tuzaklar kurarken, yapımın adı da “Rambo: Last Blood-Son Kan”:

“Bırak sonbaharı usta! Bana şu andan bahset!” diyenler, sizi de alttaki linke alalım. Görüşmek üzere.

http://www.beyazperde.com/filmler/vizyondakiler/yeni/

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.