Biz millet olarak taraf tutmayı seviyoruz. Bir konuyla karşılaştığımız zaman, soğukkanlılıkla ne olduğunu anlamaya çalışmaktan ziyade,

hemen konunun lehinde veya aleyhinde bir tavır alma ihtiyacı duyuyoruz.

Tarihi olaylara yaklaşımımız da farklı değil.

On yıllarca, hatta asırlarca önce meydana gelen iktidar mücadelelerine bakıyor ve ne olup bittiğini anlamaya çalışmaktan ziyade hemen mücadelenin taraflarından birini seçip taraftar haline geliyoruz.

Taraftar olmak, bizi objektiflikten uzaklaştırıyor. Objektiflikten uzaklaşmanın ise birkaç mahsuru var. Öncelikle, biz genelde kazanan tarafta saf tutuyoruz. İkinci olarak, kazanan tarafı insanı zaaflardan münezzeh olarak algılıyor ve daha da ileri gidip kazanan tarafa insanüstü bir takım meziyetler atfediyoruz. En üzücü olan üçüncü mahsur ise, kaybeden tarafa son derece zalimce saldırıyor ve kaybeden hakkında son derece ağır ve haksız isnatlarda bulunuyoruz.

Çerkes Ethem meselesinde olan biten de bundan daha farklı değildir aslında. Çerkes Ethem’in hayat hikâyesine baktığınızda bu durumu daha net görürsünüz.

Çerkes Ethem, Bandırmalı Ali Ağa’nın 5 oğlundan en küçüğüdür. Ali Ağa, iki metre boyunda çok hareketli ve ele avuca sığmaz bir delikanlı olan Ethem’i belki uslanır düşüncesiyle 15 yaşındayken evlendirmek ister. Ethem düğün günü İstanbul’a kaçar ve Bakırköy’deki Küçük Zabit Mektebi’ne girip astsubay olarak orduya katılır.

Balkan Savaşı’nda Bulgar cephesinde yaralanır. 1. Dünya Savaşı’nda, Teşkilat-ı Mahsusa’nın meşhur şeflerinden Kuşçubaşı Eşref’in komutasında İran, Afganistan ve Irak’a yapılan akınlara katılır. Artık Teşkilat’ın en gözü kara silahşorlarından biridir.

1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte Anadolu’nun işgal edileceğini öngören Teşkilat-ı Mahsusa, Anadolu’nun muhtelif yerlerinde özellikle de batıda silah depolamaya başlar. Bir yandan da en iyi elemanlarını Anadolu’ya gönderip işgale karşı halkı örgütleyip eğitmeleri talimatını verir. Kuvayı Milliye’nin temeli bu talimatla atılır.

Halkı örgütleyip eğitme veya o zamanın tabiriyle çete kurma göreviyle Batı Anadolu’ya geçen Teşkilat elemanlarından biri de Çerkes Ethem Bey’dir.

Ethem Bey, olağanüstü bir liderlik vasfına sahiptir. 5000 kişilik süvari birliğinden oluşan bir çete kurar kendisine. Bu birliğe Kuvayı Seyyare adı verilir.

Mustafa Kemal Paşa milli mücadeleyi başlatıp TBMM’yi kurduğu zaman, milli kuvvetler bir yandan işgalci kuvvetlerle bir yandan da “içerdeki” isyanlarla mücadele etmek zorunda kalmıştır.

Anzavur İsyanı, Gerede İsyanı, Yozgat’ta Çapanoğlu İsyanı gibi pek çok isyan çıkar. Bu isyanların tamamı Çerkes Ethem’in emrindeki Kuvayı Seyyare tarafından bastırılır.

Düzenli orduya geçişle birlikte, Garp (Batı) Cephesi Komutanlığı oluşturulur. Başına da kendisi de yine Çerkes olan Ali Fuat Paşa (Cebesoy) getirilir. Çerkes Ethem, Ali Fuat Paşa’ya bağlı olarak görev yapmaya başlar. Birlikte Gediz’i Yunanlıların elinden alırlar. Gediz’in alınmasıyla, Yunanlılar ilk defa işgal ettikleri bir toprağı kaybetmişlerdir.

Ali Fuat Paşa’nın Garp Cephesi Komutanlığından alınıp göreve İsmet Paşa’nın (İnönü) tayin edilmesi, Çerkes Ethem’in kariyerinde sonun olur. İsmet Paşa’yla anlaşamayan, sürekli olarak ters düşen Çerkes Ethem’in sonunda Ankara’yla da arası bozulur.

Komitacılık geleneğinden gelen Çerkes Ethem’in, geldiği geleneğin bir sonucu olan inisiyatif kullanma, belli konularda bireysel kararlar alma alışkanlığı katı ordu disiplini geleneğinden gelen Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekilere ters gelmektedir.

Çerkes Ethem’in Ankara’yla mücadele edecek bir gücü zaten bulunmamaktadır. O da mevcut şartlarda hayatını kurtarabilmek adına başka çaresi olmadığı için Yunanlılara sığınır ve Anadolu’yu terk eder.

Çerkes Ethem, hayatının tamamını ülkesi için mücadele etmekle geçirmiş gerçek bir vatanseverdi. Kendisini mücadeleye vakfettiği için o süreçte hiç evlenmedi. Zengin bir ağanın oğlu olmasına ve iki ağabeyi milletvekili olmasına rağmen müreffeh bir hayat sürmedi. Ülkesine ihanet edecek bir insan değildi, ihanet de etmedi zaten. O sadece üstleriyle ters düşmesinin bedelini son derece ağır bir şekilde ödedi.

Yukarıdaki satırları okuyanlar, tarihçi olmadığım için bu yazılanlara itibar etmeyebilirler. Ama küçücük bir araştırma yaparsanız, İlber Ortaylı Hoca’nın da Çerkes Ethem’in hain olmadığı ve küçük bir sürtüşme nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı yönünde açıklamalar yaptığını görürsünüz.

Şu sözler de yine İlber Ortaylı Hoca’ya ait; “Biz ‘vatan haini’ lafını çok fazla sarf ediyoruz. Üstelik o kadar çok hak etmeyen insan için vatan haini lafını kullanıyoruz ki, gerçek vatan hainleri aradan sıyrılıp kurtuluyorlar.”

Çerkes Ethem Bey hain değildi. Belki sadece yanılmıştı. Ama yanıldığı için onu suçlayamayız. Tarık Buğra’nın Küçük Ağa romanının önsözünde ifade ettiği gibi; “…zira menekşe, rengi mor olduğu için ne kadar suçlu ise, bu insanlar da yanılmaları yüzünden ancak o kadar suçlu idiler.”

(*) Bu yazı, yazarın “Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye” adlı kitabında yayınlanmış ve adı geçen kitaptan alınmıştır.