Aşağı mahallenin iki tarafı ağaçlıklı geniş yokuşundan, bisikletin tepesinde inerken; fırsattan istifade rüzgarlanıp sırtımdan süzülen teri kuruttuğum yaşlarda çok güzeldi hayat.

Yolun iki yanına dizilmiş, çok gür olmasa da herşeye rağmen görevini gereğince yerine getirdiğine inanan bir devlet memuru edasıyla salınan ağaçların ardında yükselen üç katlı binalar; semtin en yaşlı binalarıydı.

Her biri geniş bahçelerin içerisine serpiştirilmiş bu birbirinden uzak yapıların, özellikle yaz günlerinde sessiz ve durağan hali; onlara bir gizem katar, sahiplerinin bizlerden çok farklı kişiler olduğunu düşündürürdü bana.

Bisikletimle ağaçlıklı yokuştan hızla inerken o yaşlı evlerden bir sürü çift gözün gizlice beni izlediğini hayal ederdim.

Yokuşun bitiminde yolu, enine bir tren yolu keserdi.

Bu yol sahil ile üst yol arasında kesin bir sınır gibi uzanır, camlarına yapışmış insan siluetleriyle dolu, kocaman bir heyula gibi akıp giden demir yığınlarını taşımaktan hiç yüksünmezdi.

Tren yolundaki "Buradan geçmek tehlikeli ve yasaktır" tabelasının saplandığı patikanın, karşıya geçişi kolaylaştıran bir düzlük haline gelmiş olması; insanda kaçınılmaz bir ironi duygusu uyandırırdı.

Ama benim kuralcı kişiliğim, asla o patikadan geçmeme izin vermezdi…

Az ilerisinde ufak bir rampayla tren yolunun altına giren geçitin zemini herdaim su ile dolu olup, çamura dönmüş olsa da; sahil tarafına tek geçiş yolum orası olurdu.

Denize inen yolda pedal basarken; sahilden uzayıp gelen meltemin getirdiği, (içerisinde mazot ve zift kokusunun esintisi farkedilse bile) o ağır rayihalı yosun kokusu aklımı başımdan alırdı.

Kıyı; sanayi hammaddesi yüklü gemilerin bıraktığı atıklarla boz bulanık olmuş suları, kıymeti bilinmemiş derbeder haliyle, kocaman kayalardan oluşan sahil şeridiyle, kendiliğinden bitmiş otları ve kimbilir kimin ektiği, kimi yerde öbek öbek sıklaşmış kimi yerde darılmış arkasını dönmüş arkadaşlar gibi yalnızlaşmış, yüksek ceviz ağaçlarıyla küskün bir terkedilmişlik duygusu yaşatırdı.

Hele ki öğlen sıcağının insanı tıknefes ettiği saatlerde hepten kaderine bırakılmış tenhalığı tekinsiz duygular uyandırırdı.

Çok uzaklardan gelen gemilerin motor sesleri tenha kıyıda yankılanır, cır cır böceklerinin bağırtısına çekilmez bir yapaylık duygusu katardı.

Deniz sakin kalmaktan arada bir sıkılıp çırpındıkça, nereden geldiği belli olmayan birkaç martıyı sevindirir, bir balık çıkar umuduyla pikeler yapmalarına sebep olurdu.

Büyüklerimizin her daim ıssız yerlere taktığı isim olan- in- cin top oynuyor - ifadesinin zuhur ettiği bu kıyıda; gözlerimi iyice kısar, top oynayan mahlukatları bir nebze de olsa farkedebilmek ümidiyle kalbimi sustururdum.

Oturduğum semtin bu gizemli kıyısı beni her yaz böyle ağırlardı işte.

Yazık ki ben sahil şeridini ancak bu resmiyle görebilen bir nesildim. Oysaki yaklaşık çeyrek yüzyıl önce bu sahil; kıyısında cıvıl cıvıl çocukların koşuştuğu, dupduru serin sularına daldığı, anne babaların kıyıdaki ağaçların altında serinleyerek keyifli saatler yaşadığı bir plajmış.

Bizim nesil bu kıyının bu haliyle yetinmek zorunda bırakılmış ki; ben bu şeklinde bile gizli manalar bulur, her adımında, her ağaç gölgesinde, her kayada eskilerden izler arar, sanki geçmişteki çocuk seslerini kendi çocuksu hayal dünyamda canlandırırdım.

O zamanlarda kocaman sevinçlerimiz, fındık kabuğunu bile doldurmayan hüzünlerimiz vardı. Hayallerimiz örselenmemiş, sapasağlam umutlarımız dünyalar kadardı.

Dünyamız ne ara küçüldü de umutlarımız yok oldu, hayallerimiz ne ara kırıldı da örselendik, sevinçlerimiz ufaldı, küçücük kaldı, hüzünlerimiz dönümlerce fındık ağacına bile sığmadı.

Okul tatil olduğunda bütün yazı yaşadığım yerde geçirmez; bir aylık bir dönem için, babanemlerin yazlığına giderdim. Orada yıldan yıla büyüdüğüne tanık olduğum yazlık arkadaşlarım vardı.

Her sene sanki aradan koca bir kış geçmemiş gibi, buluşur buluşmaz kaldığımız yerden devam ederdik arkadaşlığa.

Ben onların büyümğüş olduğuna hayretle tanık olurken nasıl olur da kendimde ufacık bir büyüme emaresi göremezdim.

Temmuz sıcağının öğlen ortası saatlerinde babanemle dedem öğle uykusuna yatmışken, hiç de bunalmadan güneşin alnında çayırlardan böğürtlenler toplardık.

'Bir yılan bir çiyan çıkar' endişesi olmadan dikenli çalılara korkusuzca dalıp en koyu kırmızı böğürtleni toplamak o günün en önemli eğlencisi olurdu.

Sonra mayolarımızı giyer; uçsuz bucaksız uzanan kumsala vuran dupduru deniz e atardık kendimizi, yorulmadan, sıkılmadan, bıkmadan, zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamadan.

Acıkma ihtimaline karşı ise deniz sefamızı bölmemek için herbirimiz yarım somun ekmek arası peynir ve mis gibi bahçe domatesiyle birer şeftali getirirdik yanımızda. Alın size öğle yemeği. O zamanlar fast food çılgınlığı çocukları gençleri henüz esir almamıştı.

O zamanlar şu anda olduğu gibi sık sık saatimize bakmazdık ya.

Zaten zaman da öyle su gibi akıp gitmezdi o yaşlarda, ne yetişecek, mesai saati sonunu iple çekecek bir işimiz, ne sosyal faaliyet adı altında kafamızı sürekli işleten çözüm arayışlarımız vardı.

Bizim büyük dertlerimiz bambaşkaydı. Hergün aynada yüzümüzdeki sivilcelere bakar, tuzlu deniz suyunun iyi gelip gelmediğini kontrol ederdik. Güneşin altında oksijenli su ile saçlarımızın uçlarını sarartmaya çalışırken, en çok kimin bronzlaştığı karşılaştırmasını yapardık. Komşunun bahçesindeki ağaca tırmanıp, bir kuş gibi tüneyip ay çekirdeği yediğimiz gün, kabuklarını yere attığımız için arkadaşın babanesinden epeyce azar işitmiştik,

Sabahtan akşama kadar kah denizin içinde kah kumsalda tepinirken hiçbirimiz yüksek faktörlü güneşkoruyucuları da kullanmazdı. Yoktu zaten, ihtiyaçta yoktu. Ne su toplardı derimiz, ne kızarır bozarırdık.

Çocuksu temizliklerimiz her acının kötülüğün üstesinden gelmeyi başarırdı. Açıkta demirlemiş deniz motoruna tırmanıp, kendimizi çivileme suya bırakırdık. İyi yüzerdik. Şimdiki çocuklar gibi tablette yüzme yarışı yapmıyorduk. Serin, tuzlu, derin, mavi sularda gerçekten yüzüyorduk. Akşam evlere dağılırken son sözlerimiz hiç bitmezdi, sanki tüm gün beraber olan biz değildik, son anda aklımıza gelen dedikoduyu ayaküstü hızlı hızlı bitirmeye çalışır babanelerimizi deli ederdik, çoktan hazırlanmış sofrada beklerken.

Akşamın ağır sükuneti hem doğaya hem bedenimize çökünce, yorgunluktan, yemekleri bile bir hayal dünyası içinde yer, erkenden uykuya dalardık. Keşke hiç uyanmasa mıydık o çocuk rüyalarımızdan…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.