Mahallemde binalar var. Bunların dış cephelerini cilalayıp parlattılar son birkaç senedir. Yine de gözle görünür şekilde eğri bu binalar. Adliyenin karşısındaki binalar da böyle mesela. Bilenler diyorlar ki bak bu binalar bomboştu. Zaman geçti, iş yerlerine kiraladılar. Yıkmadılar, biliyorlar ki hasarlı, ancak şimdi içinde insanlar var.

Ben İzmit’e yerleşeli on sene olmadı henüz. Yani benim gördüğüm ancak bu kadarı. Gölcük’ün adını ilk defa Ağustos 99’da duydum. TV’den izlediğim kadarıyla 7.2’lik deprem, henüz çocukken beni dehşete düşürmeye yetmişti. Şimdi yıllardır depremin tanıklarından dinliyorum olanları. Gördüğüm hiçbir şey değilmiş. Felaket, afet nedir öğrendim bizzat mahallesi yıkılanlardan.

Yirmi seneyi aştı. Şimdi kamera kayıtlarını da görebildiğimiz korkunç bir deprem İzmir’i vurdu. O aşina görüntüler bu defa ulaşılabilir, gerçek, anlık. Bir dehşete daha düştüm. Kaygı atağı geçiriyorum. Biliyorum ki çoğumuz böyleyiz. Kaygıları paylaşıyorum.

Yine kör umut içinde, yine insana güvenip, yaratana sığınıp enkaz altından haberler bekledik. Geldi de o haberler. (Eli, kolu ağrımasın, ayağına taş değmesin emeği olan kurtarıcıların, sağlık olsun onlara. Bunu unutacak değiliz. Var olun.)

Koca memleket, yok olan ailelere, gencecik avukatlara, hekimlere, anasız babasız kalmış çocuklara ağlıyor. Ardından dua ediyor. Başka bir şey yapamıyoruz zaten. İzmir halkının şu anki çaresizliğinin yanına yaklaşmayacak çaresizliğimiz de bu bizim. Sürekli dövünen, ağlayan, kahrolan bir halkız biz.

Böyle sürekli yeni ama aniden korkunç felaketler başımıza geliyor. Can havliyle kurtarma, düzeltme çabasına giriyoruz. Bize reva görülen beteri olmadı diye beter yaraların sarılmasıyla yetinmek.

Terör saldırısı oluyor, onlarca ölü var, rahmet dileriz, ancak yaralılar tedavi altında, çoğunu kurtardık. Şükredelim. Deprem oluyor, yüzü aşkın insan öldü, ancak kurtarabileceklerimize bakalım, ekiplerimiz çalışıyor. Sel insanları alıp götürüyor, beklenmedik bir şeydi, iş yerlerinin zararı karşılanacak, dua edelim. Politik cinayet ve istismarlar her gün yeni haber düşürüyor, faili yakaladık, şimdilik hapse tıktık, ölmemiş olanlarınız şükretsin.

Şunları duymuyoruz bakın: Saldırıyı önledik. Binalarımız yıkılmadı, can kaybı yok, suça engel olduk... İlle de birlik beraberlik-sükûnet çağrısı… Yahu şimdi nedenini sormanın bir anlamı yok. Zamanı değil. Siyaset yapmayalım. Allah’ın işi, kabul etmekten başka yapılacak bir şey yok…

Siyaset yapmayın?

Son bilmem kaç bin felakette olduğu gibi, siyaset zamanı değil şimdi, ayrışmayalım, ses çıkarmadan hayırlı haberleri bekleyelim öyle mi? Gün zaten yirmi senedir birlik günü. Ama iş ayrıştırmaya gelince, ekmek almaya giderken bile ayırıyorsun beni. O ayrışmadan da yıkılacak binada oturmama tercihinde olduğu gibi yine ben sorumluyum ha? Vergi vermediğim bir zaman yok da, nereye harcandığı sorusu zamansız öyle mi? Öyle mi alay komutanı?

Afet dediğin şey, depremden ziyade binanın yıkılması değil mi? Yıkılacak binadan haberi olan da, yıkmayan ve içinde çoluk çocuk insan oturtan da sensin. Ben şimdi kurumsal bir tavsiyeye uyup Allah’ın takdiridir deyip geçeyim öyle mi? Tedbir alınmamış olması yine tedbir alınmayacak olmasının teminatıyken, mucize kurtuluşlar temenni ederek; enkazdan çıkan toz saçlı bebelerin anneniz kalmasına takılmayayım, mucize deyip şükredeyim öyle mi?

Depreme dayanaklı bina yapmak, mevcut potansiyel mezar yapıları ayıklamak yönetmelik, kanun işi de; bunlar neden içinde insanla yıkıldı demek münasebetsizlik mi yani?

Aksine. Unutmayacağım. Öfkem de geçmeyecek. Yanıt alamayacağımız bile bile deprem vergileri nerede diye soracağım.

Böyle felaket günlerinde bazen sadece bunların hesabının sorulacağı ümidi ayakta tutuyor beni, inanır mısın? Bunu görmek istiyorum, göçük altında kalmadan, sele kapılmadan, cinayete kurban gitmeden makul bir yaşa gelebileyim, hayatta kalabileyim de göreyim istiyorum.

Dilerim ki siz de hayatta kalırsınız. Ömrünüz yettiğince siyaset yaparsınız.