Çocukluk yıllarımda her mevsimin yiyeceği içeceği farklıydı.

Kavun-karpuz, kiraz, erik, üzüm, şeftali, incir, kızılcık, vişne yaz ve sonbahar meyveleriydi.

Kış gelince portakal, mandalina gelirdi aklımıza.

Sebzeler de öyle;

Yaz aylarında yapılan salça, turşu ve tarhana kış ayları için hazırlanırdı.

Yaz ayları gelince, bakla, kabak, patlıcan, çiçekli mancar, salatalık, domates çıkardı ortaya.

Rahmetli babaannemle birlikte çıkardık Perşembe pazarına.

“Turfanda” diye bir sözcük vardı!

Her mevsim başında, ama özellikle İlkbaharda güney illerimizden gelen ilk sebzeler “turfanda” olarak tanımlanırdı. Örneğin, pazarda ilk kez gördüğümüz bakla ve enginardan az miktarda alır, aynı gün pişirir ve sofraya koyardık. Rahmetli babaannem, ilk lokmayı alırken; “oooh, eski ağıza yeni taam!” derdi.

Zaman içinde üretim teknik ve alışkanlıklarının yanı sıra, doğal olarak tüketim alışkanlıkları da değişti.

İsrail kökenli “hibrit tohum” girdi üretimimize!

Seracılık başladı.

O henüz kirletilmemiş, doğal gübre ile beslenen, yerli tohum ile üretilen iri ve mis kokulu domatesler kayboldu!

Mevsim dışı üretilen sebze ve meyvelerin tadı kaçtı.

“Pamukova kavunu” vardı. Şimdi yok oldu. Mis gibi kokardı. Kelek çıkma olasılığı yoktu.

“Çayırköy karpuzu” vardı. Şimdi o bereketli topraklarda toplu konular yükseliyor!

“Yarımca Kirazı” dünyaca meşhurdu. Kiraz bağlarında sanayi kuruldu, lojmanlar yapıldı.

“Değirmendere Fındığı” ve “kirazı” da yok oldu. O güzelim fındık bahçeleri ve kiraz bağları yok edildi, yerine konutlar yapıldı.

İzmit Körfezi, balık üretim alanıydı. Her hafta sonu Istakoz yerdik. Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar İzmit ve çevresinin dış ülkelere sattığı iki ürün varmış; Istakoz ve İpek…

“KOZLUK Mahallesi” nin adı nereden geliyor?

Bu mahalle çevresindeki tüm akarsuların çevreleri dut ağaçları ile kaplıymış. Kozluk Mahallesi, büyük ölçüde Ermeni asıllı komşularımızın yaşadıkları evlerde “KOZALIK” denilen bölümler varmış.

“Kandıra Yoğurdu ve Peyniri” neden çok lezzetliydi?

Çünkü, hemen her vatandaşın mandaları vardı. Diğer büyükbaş hayvanlarla birlikte, kirlenmemiş doğal ortamda keyifle beslenir, bol süt verirler, o sütlerle yapılan yoğurt ve peynir de doyumsuz bir lezzette gelirdi sofralarımıza.

'Kandıra Hindisi' dünyaca tanınırdı.

Sonra, önce devletin üretim tesisi yok edildi! Sonra, besleme maliyeti artıp, satış değeri azalınca üretmedi köylü.

“Kilez Deresi” doğal ALABALIK kaynağı idi. İlkokul ve ortaokul yıllarımda, doğal ortamda küçük şelalelerden havada takla atarak fırlayan, sık ağlı kepçelerle yakalanıp pişirilmesine tanık olmuştum.

Ezcümle; insanlar bereketli ovalardan beslenir, yüksek yerlerde kurarlardı evlerini. O bereketli ovaları fabrikalarla, konutlarla ya da tersanelerle yok edip kirletmezlerdi!

İnsanımız doğaya, üretime ve İNSAN yaşamına saygılıydı.

Ya şimdi?

Ateşi ve ihaneti gördük!

Vahşi kapitalizm, önce doğamızı kirletti sonra da insanımızı!

Çok, daha çok kazanmak uğruna ne doğaya acıdılar ne de insanımıza.

ÜRETİMİ UNUTTUK, yabancılara muhtaç olduk!

Doğa, kendisine yapılan ihaneti affetmiyor!

Okyanus iklimlerinde yaşanan hortumlar, fırtınalar ile alıyor intikamını!

Ya sonra?

Bu akıl dışı süreç içinde daha büyük felaketlere sürükleniyoruz!

Farkında mısınız?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner81

banner135