Eylül…

Hepimiz bu çağın yüz güldürmeyen o büyük fotoğrafındayız. İçimizi kurtlar kemiriyor ve insanca yaşayabilmenin yollarını arıyoruz. Ülkece bir yığın sorunumuz var. Nereyi tutsak elimizde kalıyor. Paramparça bir ruh haliyle derin çaresizliklerde boğulacak gibiyiz. Ali Cengiz oyunlarında bizim payımıza düşen cep delik, cepken delik bir hal. Halimiz hal değil yani. Ne mevsimin farkındayız ne de bize sunduğu güzelliklerin. Zaman bildiği ritmiyle akıp geçerken biz de yaşıyoruz işte. Öylesine ve gelişigüzel…

Öylesine olan şeyler tatsız tuzsuz, yakışıksız ve keyifsiz; yapılan işlerse niteliksizdir. Öyle ya, en başta yaşama yakışmaz böylesi. Onca gaile içinde bir parça soluklanmak kimseye bir şey kaybettirmez. Yaşamı akışında fark etmek, tersine ve güzel bir enerjiyle döner bize, bunu garanti edebilirim. O zaman ne yapıyoruz, kollarımızı kocaman açıp kapımıza dayanan eylülü kucaklıyoruz. Gelsin o zaman, mevsimi bir başka yaşatan yerlerde çekilmiş eylüllü, ekimli fotoğraflar benden; hazan hüznünde mayalanmış sözler, şairlerinden…

Söz olarak dile geldiğinde, ustalar eliyle dizelere giydirilmiş hüzünden bir fistana dönüşür eylül. Yarısı yaz, yarısı güz. Biraz sıcak, biraz ıslak. Ortaya karışık, şık bir lezzet. Dalından kopan yaprağın; toprakta kuruyup, yağmurda çürüyen yeşilin –bizimle- ayrılığı. Sonsuz değilse mateme gerek yok. Kapatalım gözlerimizi ve yeşilden evrilen turuncuyla sarıyı çekelim içimize. Nazım, “Çiçekli badem ağaçlarını unut.” dememiş gibi, nisandaymışçasına coşalım hatta. Kime ne? Sonbaharla birlikte kendi ruhunu da çürümede gören Eylül’ün sevdalı kadını Suat, aklımızdan bile geçmesin. Hafif bir sallantıyla aheste düşen yaprağı yakalamaya çalışalım mesela, bir bakmışız onun dansına karışmış bedenimiz. Işığın meşhur oyunları var daha, nereye düştüyse orayı sarartan. Hani fotoğraflamak için benim de peşinde olduğum ışık.

Bir de meyveler, güz meyveleri… O, herkesin bildiği dizedeki -Tarancı sıralamasıyla- bizi sonbahara taşıyan, “Ayva sarı, nar kırmızı, sonbahar.” Mürdümün moru da benden olsun. Doğal hevenginde salkım saçak üzümler ve de incir. Selelere dolan olgun kızılcıklar bize alınmasın.

Gelelim şiirlere. Orda durumlar oldukça yaralayıcı. Yolu eylülle kesişen ayrılıklar; yaş biriktirmişlerin, tükenen doğayla birlikte yaşadıkları ölüme yakınlık hissi ve kaygısı… Sonuçta yaprağın sarararak dalına veda etmesi, toprağın tazelenmek adına mola vermesi gibi ‘son’a eşdeğer doğadaki bütün durumlar, şiire tortulu acılar olarak yansımakta.

Metin Altıok şiirinde olduğu gibi:

Sonbahar -ki acının değişmez dipnotudur-

Sesinin solgun göğünde

Küçük bir yıldızla bir harfi tutuşturur.

Savrulur her yana kavruk kelimelerle,

Yüreğini acıyla buruşturur.

Bakışının pasıyla zırhlanan dünya,

Binlerce pıtrak yapıştırır yüzünün kumaşına

Sonbahar -ki doyumsuz bir aşkın sonudur.

Bir şiir de Hasan Hüseyin’den olsun. “Bitiş” çağrışımlı sözler bu şiirde de etkili biçimde kullanılıyor: ‘Akşam’ ve ‘sonbahar’. Kaçınılmaz bir veda ve sonrasında duyulan derin üzüntü. “Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum.” dizesiyle bize geçen duygu, ‘geride kalan’ olmanın yüreğe düşürdüğü ağırlık. Gitme dese de çare yok, yol sonbahara çıkıyor.

Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç

Ağaçlar bükmesinler n’olursun boyunlarını

Neden akşam oluyorum tren kalkınca

Kırlangıçlar birdenbire çekip gidince

Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum

Öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki

Az önceki çiçekler nasıl da diken diken

Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç

O sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti

O elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti

Artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz

Günler devlet alacağı, yıllar bir kadehçik buzlu rakı

Oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı

Kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı

Nerde şimdi, nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu

Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç…

‘Sonbahar’ hangi şairin yüreğinden damlarsa damlasın durum değişmiyor. Hazan vakti her daim beraberinde hüznü getiriyor. Bu da şiire çok, hem de çok yakışıyor. Ama ben mevsimin şöleninden, göz dolduran renk cümbüşünden, cömertliğinden ve kışa akan bereketli varlığından yanayım.

Son sözle, bizimle buluşacak ve bizi buluşturacak nice eylüllere…

YORUM EKLE