Saat nerdeyse yediye geliyordu, rujumu tazelemeye pek de vakit kalmamıştı…

Yoksa hemen bir sürmelik zamanım var mıydı bilmiyorum, ama hemen ceketimi giyip otoparka inmezsem artık gitmeye de gerek kalmayacaktı.

Off!... Hep böyle yapıyorum, her zaman son dakikaya kadar; “şu işi de halledeyim, son e-maillara bakıp bilgisayarı öyle kapatayım, hatta kapatmadan önce e-maile cevap vereyim”, diye kaç senelik iş hayatımda saat altıda paydos ettiğimi bilmem. Hâlbuki diğer çalışanlar öyle mi? İş arkadaşlarım gibi çıkmayı bilmiyorum, beceremiyorum. O kadar da zor olmamalı ama gel gör ki her seferinde bunu yapıyorum.

Toplantı esnasında kendi kendime "Toplantı biter bitmez bir koşu tuvalete gidip bir kendime çekidüzen versem iyi olur" diye aklımdan geçiriyordum ki, proje yöneticimiz Radi Bey önümüzdeki ayın ödemelerini yazı ile birdirmemi istediği söyleyince o an o düşünce aklımdan üçü vermişti. Neyse, üzülmemin bir anlamı yoktu… Zaten çalışanların çoğu saat altı gibi paydos etmiş, çıkmışlardı bile. Her zaman olduğu gibi ben yine en son çıkanlardandım. Eh, buna da şükür, bugün erken bile çıkıyorum denebilir ne de olsa çoğu zaman… (Nedim Bey’i aradım. Ee telefonu cevap vermiyor, hâlbuki bugün iki kez konuştuk, gün içerisinde. Genel müdürümüz Fahri Bey’le son rakamların üzerinden geçtikten sonra kendisine sene sonu mizan tablosu ile ilgili bilgi vereceğimi biliyordu. Niye açmıyordu ki şimdi telefonunu? Cevap vermeyeceğinden emin olduktan sonra elimdeki ahizeyi yerine koyup, bilgisayarımın sağ alt köşesinde beliren rakamları görünce, o an idrak ettim saatin dokuza geldiğini. Ofiste bir ben, bir de mekanik bölümünden birkaç mühendisin kaldığını, bir onların, bir de benim masamın lambasının yandığını fark edince yine geçlere kadar çalıştığımı… Artık eve gitme vaktinin çoktan gelip geçmiş olduğunu algılıyordum.)

Bak ya… Yine yapmıştım. Kendi içimde konuşarak meşgul etmiştim, “hadi kızım bırak düşünmeyi. Az düşün, az konuş, hızlan!”. Acele etmem gerekirken, “yetişmen gereken yere odaklan”, diye diye koşar adım çıkarken, tam asansöre binecektim ki birden dank diye boşluğa düşmüş gibi bir şey oldu.

Aman Allah’ım nasıl unuttum!

Hayır, gerçekten unutmuş olamazdım…

Yok ya o kadar da işe güce dalmış, kafamın en derin köşelerinde itmiş olamazdım…

Bu kadar taze bilgiyi, hele bu zamanda, daha neler!

Olabilir mi ya?

Bak şimdi içime bir kurt düşmüştü, daha da vahim olan “yokmuş” gibi mi sayıyordum acaba?

“Böyle düşünceler çarpışa dursun”, diyerek, bir hışımla çıkmış olduğum ofis kapısından - ki elimde evrak, omuzumda aslı günlük çantam, onun kenarında sabah evden çıkarken bağladığım fularım….. — zemindeki gri, kasvetli halının üzerine ucu değmesin diye dikkate etmeye çalışırken bir saniyeliğine fuların renkleri gözüme takıldı.

Aslında renklerin parlaklığı gözümü aldı desem daha doğru olur.

Bu sabah evden çıkarken onca eşarbımın arasında neden bu kadar yoğun, çarpıcı renkleri coşarcasına, yaz aylarını hissettiren o sıcak, deniz kabukları, mercanları, büyük küçük balıkları, ahh hele o denizyıldızlarının süzülen desenli olanını seçmiştim ki?

Üstelik sabah giydiğim ofis kıyafetime hiç mi hiç uygun değildi. Evet, tabii ki siyah ceket takım eteğimin içinden giydiğim kar beyazı ipek bluzumla sırıtmıyordu, ne de olsa siyah beyaz renklerin şahı, her tür kombin aksesuar ve ton tabii ki yakışır, giderdi, ama konumuz o değildi.

Bu sabah, bu fuları takmama karar verdiren şey neydi? Bir sebebi olmalıydı?

Bilinçaltım bu yaz, tatil yapamayacağımı düşündüğüm için miydi?

Yoksa özgürce yurtdışı tatillerden birinden almış olmam mıydı?

Daha dün gibi hatırlıyorum eşarbı aldığım yeri ve dükkânı, dört sene geçmiş olsa bile ayaklarımla bastığım kumun hissi, hatırası öyle tazeydi ki…

Birden aklıma gelivermişti. Sanki içine serpiştirilmiş milyonlarca pırlanta parçaları vardı bastığım kumda,….. gittiğimiz adanın o arka koyunda…ahhh denizi kokusu geldi şimdi!

Denizin suyu sadece mavi değildi, turkuazın kaç çeşidi vardı acaba? İşte denizin o rengi de bir sürü açık koyu turkuazdan oluşan, kumun nereden başladığı, deniz ile nerede birleşip uyum içinde ahenkle dans ettiğini anlamanıza imkan yoktu. Dikkatlice denizin dibine bakmanıza bile gerek yok, zira içtiğiniz su kadar berrak, her an Denizkızı Ariel ve ailesinin yüzerken görebilecekmiş gibi hissedebilirdiniz.

İşte tam o koyda küçücük bir dükkân, girişinde her rüzgâr estiğinde deniz kabuklarından oluşan o, müzik aleti gibi ses çıkaran süslerden asılı olan, şirin mi şirin, tam benim sevdiğim gibi, sürüyle eşya dolu olan, denizkızılarının girebileceği kadar dar küçücük bir yerdi. Daha dükkâna girer girmez onca eşyanın içinde, (inanın buna) bana göz kırpmıştı.

“Gel beni al, seninle evine geleyim, beni her boynuna aldığında seni şu an ki kalp atışlarını hissettireyim” der gibi bana bakıyordu.

Hiç düşünmeden almış, tatilimin son gününe kadar hasır çantama bağlamış, dönüşte uçağa bindiğimde güzel anılara veda ederken de boynuma takmıştım, ama bu sabah işe giderken dolabımın kapağını açıp da bu fuları hiç düşünmeden almam pek manidar olmuştu.

Belki sadece bu yaz değil, gelecek yaz bile tatile gidemiyor olmam mıydı esas neden?

Niçin boynuma değil de el çantama bağladığımı şimdi daha iyi anlıyor gibiyim…

Ya o ilk anda bana seslenirken söylediklerini hissetmezsem, ya da belki çok canım çeker diye çantamın kenarına bağlamıştım, söz verdiği gibi hissetmek istemedim galiba…

Korkmuştum o duygudan!

“Ne de olsa uzunca bir süre böyle yerleri anı olarak yaşayabilecektim” diye aklımda sözler, kelimeler, renkler, resimler dönüp dururken, ceketimi giymeyi düşünüp, ama vakit olmadığı için sandalyenin arkasından aldığım gibi fırlamıştım dışarı.

İşte bütün bunlar olurken, aslında yapmam gereken, ne kendime çeki düzen vermek, ne de ruj sürmek…

Cidden ya, ruj nedir arkadaş! (diye kendimle bir saniyeliğine tiye almam….)

Bütün bunlar, hatta kendime gülüp kızmam, hepsi aynı anda olmuş, fakat saatler geçmiş gibiydi. Oysa saniyeler içinde oluşan bu düşüncelerim ve son bir daha bakıp cevaplamam gereken e-mailler, işler, bunların hiçbirinin önemi yoktu. Hayati önem taşıyan tek bir şey vardı; hem kendim için, hem çevremdekiler için, hem de sevdiklerim için… İnsanlık için demem gerekir aslında, ama şimdi o kadar felsefi bakış açısıyla meşgul etmeyeceğim, ne de olsa acelem var… Üstüne üstlük, artık kesin olarak geç kalmıştım, ki trafiği bile hesaba katmamıştım daha.

Masama dönüp, sabah bilgisayarımı açmadan, kahvemi bile almadan ihtiyacını olan alsın diye masanın üzerine koyduğum, bayram öncesi internetten sipariş ettiğim bir kutuda, telli, elli adet kalın bezli, bulaşabilecek her türlü virüsten korunma amaçlı aldığım yüz maskesi kutusunun içinden bir adet çıkarıp, hemen ağzımı burunu örtecek şekilde takmıştım.

Hay Allah’ım ya!

Bir de rujumu tazeliyeyim, süreyim diyordum…

Hmmm sür sür… Maskenin tam ortasına sür. Hatta önce dudak kalemi ile çevrele ki iyice dolgun belirgin bir dudak görünsün… sonra rujunu sür!

Ay düşündükçe hem gülüyorum, hem de çok kızıyorum. Bu denli hayati önem taşıyan, hayat kurtarıcı özelliği olan maskeyi nasıl unutmuş olabilirdim? Ya asansöre binmeden önce değil de bindikten sonra farketseydim?

Tüm Dünya ile aynı anda, hepimizin (korona) virüsü yüzünden iki buçuk aydır evden dışarı çıkmadığı, eşlerimize, dostlarımıza, bazılarımız ailelerimize, işlerimize, okullarımıza gidemediği, hatta gündelik yiyecek alış verişinin kısıtlı saatlerde yapıldığı, sokağa çıkma yasağı uygulandığı, tüm kafe, restoran, eğlence yerlerinin kapandığı, her akşam dehşet içinde televizyon başına geçip açıklamaları beklediğimiz o günlerden, bayram sonrası bir Haziran’da artık "yeni normal süreç" adı altında işlerimize başlayıp, tabii yeni düzen içinde, tedbirimizi elden bırakmadan, “fiziksel” mesafemizi koruyarak, hijyen kurallarına dikkat ederek ve en önemlisi maskemizi takarak bu günlere geldik…

Bugün, ilk iş günüme giderken taktığım maskeyi toplantı öncesi atmış, mesafeli bir şekilde toplantı odasında oturup, pencereleri açık odanın havalandığından emin olduğum için bir daha takmamıştım.

Aklımdan bunları geçiriyordum ki, bu kadar önemli bir mevzuyu atlamış olmama çok şaşırmış, bir türlü inanamamıştım.

Demek ki insan böyle bir varlık işte, çabuk adapte olup, çabuk unutuyor.

Aylardan sonra sokağa çıkma, işime gitme heyecanım beni yine bilimsel, filozofik terimlerle açıklamalarda bulunmaya itmeden, zaten yetişmem gereken yere dakikalarca geç kalmış olmama rağmen, kutudan “yedek olsun ne me lazım diye”, üç adet maske alıp, yola koyulmadan önce………… siz sevgili dostlarıma hatırlatayım;

Aman haa! Benim yaptığım gibi siz sakın maskenizi takmayı unutmayın.

Tedbirinizi elden bırakmayın.