Saatin kaçı bilmiyorum,

Balkondan gökyüzünü seyrediyorum, Her gece olduğu gibi.

Biraz düş yorgunuyum!

Düşünmek yağmura benziyor.

Sağanak yağmura,

Hızlandıkça seller oluşuyor.

İnsanlar düşünmeyi seviyor mu?

Hayır.

Düşünmeyen bir güruh, aşkı, sevgiyi, özlemi, acıları nasıl tanımlayabilir ki…

Acıları, hüzünleri, sevinçleri,

Kaybedişleri, yitirilenleri…

Uzun yıllardır hep Haziran gelince buruk kaldım. Onun coşkuyla gelişine inat.

Ve her Haziran’da biraz daha eksildim. Baharın zengin renklerine, aşklarına, sevdalarına inat.

Haziran’da her sene yeni bir şey olsun istemedim. Olacakların yeniden yitirilmesine şahit olmamak için.

Haziran çocukların gülücük seslerinde saklı çığlıklardır belki de… Martıların gözlerinden okunan tebessümdür.. Her gün batımında yarını görebilir miyim korkusudur Haziran'da ölmek... Tüm sevenlerinizi arkanızda bırakmak ve aniden çekip gitmek...

Tutkuyla sevdiğimiz bu güzel ülkede, Nazım okumak, daha çok okumak gerek.

“Toplumsal alandaki davranışları da, inancı da, kavgası da, arkadaşlarıyla, kadınlarıyla ilişkileri de, hep kişiliğinin en belirgin özelliğinin “iyiliği’nin” etkisinde biçimlenmiş olan şair, yaşamının en büyük acılarını bu yüzden çekmişti.” Diyor Mehmet Fuat

“Aşk şiirine imza atmaya değmez” diyen devrimci şair bazı kereler sevdiği kadını kendisine çekecek bir sesin ardına da düştü.

A be şair.

Bizimde bir çift sözümüz var “Aşka dair”

O meretten biz de çakarız biraz…

Haziranda olmak zor diyor ve selamlıyorum.

Ama Haziran’da yitirdiklerimiz o kadar çok ki…

Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Ahmet Piriştina, Kazım Koyuncu…

Aslında ne fark eder ki ölenin kim olduğu.

Haziran’da ölmek zor.

Ve Haziran bıkmamıştı almaktan sevdiklerimizi birer birer aldı bizden, benden…

Her şey zor da,

Haziran’da ölmek gerçekten zor.

Haziran’ı beklemek

Gidenlere ağlamak daha da zor.

Bu dünyanın çıkış kapısını Haziran’da bulanlar arasında benim biricik anneciğim de var. Ölüm günü 7 Haziran, arkasından 10 yıl sonra aynı gün babacığım.

İkisinin ölümlerinin arası uzun olduğu için, biri diğerini rahatsız etmeden, her ikisinin de aynı mezara konmuş olmaları onları orada buluşturdu.

Böyle güzel kavuşma işte “ölüm”, onlar için.

14 yaşında vardığı sürmeli ama yeşil gözlerine vurulduğu yakışıklı babam ile beraber uyuyor benim güzel annem.

Var oluşu çözemiyorum

Yok oluşu da.

Gerçekten de ölüm karşısında söylenecek her şey soluk, yetersiz ve boş kalmaya mahkum.

Acılar unutulmuyor, yoğunlukları azalıyor. Ozan Jacues Brell’in dediği gibi “Hiçbir şey unutulmaz, yalnız onlarla yaşamaya alışılır hepsi bu’dur.”

Kimse kimsenin gözyaşlarına dokunamıyor elleriyle.

Sonradan düşündüğümde ben annemi yitirmek korkusunu hep içimde taşıdığımı anladım.

Annemin ileri yaşında doğduğum için, hep onu kaybetme korkusuyla yaşadığımı hatırlıyorum. Evde olmadığı zamanlarda giysilerini kokladığımı hatırlıyorum. Kokusunu sindirmek için. O alışkanlık kalmıştır bende, özlediğim her şeyin kokusu gelir ilk önce burnuma…

Sevginin kokusu, Aşkın kokusu, Annemin kokusu, Baharın kokusu

Bu ölüm bana çok acı verdi. Ama hayretle gördüm ki, bu büyük acıyla beraber artık korkumdan kurtulmuştum. Artık özgürdüm.

O öldüğü andan itibaren, onu yitirmek kabusu yakamı bırakmıştı.

O yaşarken yaşadığı için mutlu, ama kaybetme korkusunun da tutsağı idim.

O öldükten sonra ise onu yitirdiğim için mutsuz, ama kâbustan arındığım için özgürdüm.

Ondan sonra da korktuğum şeylerin hep üstüne gittim.

Özgür kalabilmek için neyi kaybetmekten korkuyorsam onun üstüne gittim.

Doğrudur korkular benim için özgürlük kısıtlamasıdır. Bir sonraki durumlara, güvenle yaklaşmama yürümeme engeldir.

Ve bunların hepside insana dair duygulardır.

Ne demiş ORUÇ ARIOBA

“Özgürlük yürümekse, açılmamış belirsiz yollarda yürümektir.

Sahici yürüme, yol açmadır.

Yürünmemiş yol, yol değildir.

İnsan durup dinelme bilmez bir gezgin olduğunu (Erek karanlıkta durur) onu bilmez. Olsun varsın, önemli olan: yolu bilir.!

Kendi yönünü bulamayan kişi için “yol” yoktur. - bir sürüklenmedir bütün “yürüme”si

Yola bir kez çıkmış kişi, dursa bile artık, hep, yolda kalacaktır”

Türkiye’nin önemli düşünürlerinden Oruç Arıoba da bir haziran günü 72 yaşında hayatını kaybetti. Akademisyen olarak başladığı kariyerine yazar, şair ve felsefeci olarak devam etmişti. Türkiye'de felsefe yapan ender insanlardandı... Şiirlerinde kullandığı uslup ve noktalama işaretleri edebiyat kurallarının olmasına rağmen bu durum akademik çevrelerce sanatçının üslubu olarak değerlendirilmişti. Aruoba aforizmalara dayalı felsefi metinleri oldukça başarılı bir şekilde kaleme almıştır. Wittgenstein’ın eserlerini Türkçeye ilk kez o çevirmişti. Geride 21 kitap bıraktı. Görüntüsü ne kadar Nietzche’ye benzese de içindeki filozof hep Ludwig Wittgenstein idi. Cemal Süreya’nın ardından “bir şairin gözleri kapanınca, dünyada görülecek şeyler azalır” diyebilen bir şairdi. “Yaşam belirsizdir; oysa ölüm, belirgin ve kesindir” diyen Aruoba, “De ki işte” adlı şiirinde, “ölüm taç giydirir” diye yazmıştı. “Kalabildiğimiz tek yer, ötekilerin bellekleridir” onun lafıdır.

Bu dünyadan bir Oruç Aruoba geçti, kendine özgü tavırları ve üslubuyla tacını giyip belleklerimizde yerini alıp Haziran da gitti…

Kırgınlıkların, yitirdiklerinin arkasından gözyaşı dökmek, hasret duymak, özlemek de insana dairdir

Tabii hala insan kalabilmişsek!

Ne yazık ki gözyaşı bile dökemeyen o kadar çok ki.

Karşısındakine, olaylara yaklaşırken önce çıkarlarını düşünenler, kaybettiklerine gözyaşı döker mi?

Aslında bize tutulan birer ayna yaşadıklarımız. Ne yaparsak onu görürüz. Ancak yaşam devam ettiği sürece öğrenme durumu devam etmekte.

Bazen güzelliklerle öğreniyoruz. Bazen kötü tecrübelerle ancak öğreniyoruz.

Ne yaşarsak yaşayalım. Hangi insani duygularımızdan dolayı hayal kırıklığına uğrarsak uğrayalım.

Kaybettiklerimizin acısı içimizi kor gibi yaksa da,

Bunlar var olduğu kadar insanız.

Neşesiyle, gözyaşıyla, korkusuyla, güveniyle ama en önemlisi kendi çizgisini koruyabilmiş insan olmanın mutluluğuyla, yaşama gülümsemeye devam edelim.

Her hangi bir Haziran yitirilişi oluyor bazen dünya, bazen bir iğde dalı, esen bir rüzgar, kağıttan bir gemi, aşk kokan bir yoksulluk.

Yargıyı yargılamak. Demokrasi ve özgürlük. Adalet. Beyaz bir papatya, alev alev yanan kırmızı bir gül…

Bir kadın, bir erkek! Su kıyısında öpüşen gençler… bunlar hep benim sanatçı ruhumdaki yansımalar oysaki birde şu andaki yaşadığımız, Yaşamın ve dünyanın getirdikleri var.

Sonunda 1 Haziran da Kontrollü normal günlere döndük.

Neydi bizim normalimiz? Doğa ve hayvan katliamı, hızla betonlaşma, adaletsizlik, hukuksuzluk, liyakatsizlik, sadece gerçekleri yazdılar diye içeri atılan gazeteciler, köşe yazarlarına açılan davalar, diyanetin fetvaları, cehaletin yaygınlaştırılması, sağlıktaki özelleştirmeler, Avrupa’da çoktan terk edilen işlevsiz ve pahalı büyük çaplı Şehir Hastaneleri kurmak, meslek odaları ve Barolara düşmanlık, sivil toplumun çürütülmesi, içlerinin boşaltılması, polis copu, kadın katliamları, çocuk tacizleri, tarımın çökertilmesi, insanların bilerek isteyerek cahilleştirilmesi, sınavların bir gün önce tarihinin değiştirilip, soruların çalınması, havuz medyalarında haberlerin saklanması, tarihin saptırılması, özelleştirilmeler, ru çürümelerini insanların yüzlerinde, gözlerinde görmek… v.s

Tam normale dönersek….düşünmek istemiyorum

ilk gölgelerini yaşıyoruz Haziran’ın

Umutsuz ve kaygılı

Yağmur diniyor, güneş parlıyor.

Geçmiş, gelecek, umut, umutsuzluk, normal, anormal

Yağmurdan sonra gelen aydınlık gün gibi.

Güneş gibi ay gibi,

Önümde beliriveren beyaz bir ceylan gibi.

diyerek noktayı koyuyorum.

Yitirdiklerinizin anısı, yeni kazanacaklarınızın ışığı olsun. Dileğim de hepimize