“Homo homini lupus” İngiliz Filozofu Thomas Hobbes XVIII. Yüzyılda söylemiş bu sözü, yani “İnsan insan için kurttur” demiş.

Niçin mi söylemiş? Yüzyıllar boyunca insan insanla savaşmış, insan insanı suçlamış, insan insanı öldürmüş, insan insana kötülük etmiş durmadan. Herhalde bu gerçeği dile getirmekten başka bir şey yapmamış Hobbes.

İsa’dan 900 yıl önce büyük ozan Homeros, “Dünyada can çekişen ve sürünen tüm yaratıklar arasında insanlar kadar kötü talihlisi yoktur” diye yazmış. O da Hobbes’den 2400 yıl önce dile getirmiş bu gerçeği.

“Köpek köpeğe, at ata ne borçludur” diye soruyordu bir zamanlar Voltaire. Ve arkasından yapıştırıyordu şu ilginç, şu düşündürücü yanıtını; “Hiç bir şey, hiçbir hayvan ötekinin buyruğu altında değildir. Ama insanoğlu, akıl denen tanrı ışığına kavuşmuş. Ne kazanmış biliyormusunuz? Dünyanın her yerinde köle olmayı…” Ünlü düşünür, kendi çağında işte böyle anlatıyordu insanın dramını

Oysa insan çağlar boyu soylu bir varlık olarak tanındı. Akıl denen üstün güç insana bağışlandı ve bunu en olumlu biçimde kullanması, kendine yaraşır davranışlar göstermesi beklendi…Ya da bekleniyor.

Her akıllı insan bunu yapabiliyor mu? Ya da her akıllı insan erdemli insanmıdır? Erdemli insan nasıl olmalıdır?

Kısa deyimle erdem “Benzerine iyilik etmektir.” Akıl başka şey, erdem başka şeydir.

Akıllı insan her zaman iyi insan olmayabilir. Ama erdemli insan her zaman iyi insandır. Çünkü erdem iyilikle eş anlamlıdır. Akıl kimi zaman kötülüğe yöneltilebilir. Para hırsı, büyüme hırsı, yükselme hırsı akılı insanı şaşırtabilir. Erdemli insan ise bu gibi şaşkınlıkların üstündedir.

Ama ne yazık ki erdem, dünya yüzünde çoğu zaman azınlıkta kalmıştır. Kötülüğün karşısında yenik düşmüştür her çağda.

Bernard Shaw’un dediği gibi “Dünya erdemlileri sevmemiştir” Ve egemenlik erdemsizlerin eline geçmiştir. Çağlar boyu…

İnsanlık bu günde daha onurlu, daha yüksek bir düzeyde değildir. Teknoloji büyük ilerlemeler gösterdiği halde aktörlerde böyle bir ilerleme olmamıştır.

Kuşkusuz günümüzün dünyası eski dünya değildir. Ama insanlar eski insanlardır.

İnsan insanlarla, devletler devletlerle, düşünceler düşüncelerle kanlı bıçaklı savaş halindedir.

Özgürlük diye diye, özgürlük ortadan kaldırılmakta, adalet diye diye, adalet ayaklar altına alınmaktadır. Kendini güçlü gören bir insan topluluğu diğerlerini istediği gibi elinde oynatmak kendi egolarını bastırmak için kullanmakta liyakat yok sayılmakta etik değerler rafa kaldırılmaktadır. Bütün insanlık tarihinin en büyük, en anlamlı devrimlerinden birini gerçekleştirmiş olan ülkemiz erdemsiz insanların, katillerin, komplocuların, dalkavukların, ülkesi olarak adeta yok olmaya itilmekte. İçerdeki medya da buna hizmet ederek, ülke giderek sağ duyudan uzak, akılların karıştırılıp, zihinlerin bulandırıldığı bir kaosa sürüklenmektedir.

Ne yapmalıyız, ne yapabiliriz Tekrar erdemi egemen kılmak için nelere önem vermeli, nelere dikkat etmeliyiz. Karamsar mı olacağız? Umutsuz mu olacağız? Umutsuzluk insana yakışır mı hiç… Bir ırmak geriye doğru akıtılmaz kolay kolay.

Dünya ilerlemekte, yaşam yürümekte

Bu doğa yasası er geç insanlara da yansıyacak. Her yönüyle ilerleyen, gelişen, güzelleşen dünyada erdemli, onurlu, aydınlık insanların azınlıkta kalması büyük bir tutarsızlık… Bu ters gidişi doğru yöne çevirmek için uğraş vermek bir insanlık görevi.

“Vuran olsa da kırıl, düş… Fakat eğilme sakın” diyen ozanın bu sözleri örnek alınmalı. İnsan akıllı bir varlık. Akıllı bir yaratık olmasına rağmen yalnız aklın yeterli olmadığı ortada. O halde akıllı insanların erdemli insanlar haline dönüştüğü günleri düşlemekle başlayın işe.

Böylesine bir savaşım, tek insanın savaşımı olmaktan çıkmış tüm insanlığın ortak savaşı haline gelmiştir çünkü.

“Bize türkülerimizi söyletmiyorlar. Rabson/ İnci dişli zenci kardeşim./ Kartal kanatlı kanaryam/ Türkülerimizi söyletmiyorlar bize/ Korkuyorlar Rabson/ Şafaktan korkuyorlar,/ Görmekten duymaktan/ Dokunmaktan korkuyorlar…”

Bu ay ölüm gününde andığımız Nazım usta bu şiirinde ne de doğru söylemiş .

Hep diyorum bizim toplum olarak hafızamızla ve sesimizi çıkarmakla ilgili sorunlarımız var. Sessizlik haksızlığa alkıştır. Haklılığın onuru yaşatır insanı! Susmanın utancı ise öldürür…

İnsan hep başını alıp gidebilecek kadar cesur ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözü pek olabilmesi…

Ve Sessizliği, sese dönüştürebilmesi… ne önemlidir.

Haziran ayında kaybetmiş olduğumuz bir ustamızdan bahsetmişken yine bu ay tüm sevenlerini arkada bırakıp ve aniden çekip giden yitirdiklerimiz o kadar çok ki..

Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Ahmet Piriştina, Kazım Koyuncu…

Aslında ne fark eder ki ölenin kim olduğu. Haziran’da ölmek zor. Ve Haziran’ı beklemek, gidenlere ağlamak daha da zor.

Bu dünyanın çıkış kapısını Haziran’da bulanlar arasında benim biricik anneciğim de var. Ölüm günü 7 Haziran, arkasından 10 yıl sonra aynı gün babacığım. Böyle güzel kavuşma işte “ölüm”, onlar için.

Gerçekten de ölüm karşısında söylenecek her şey soluk, yetersiz ve boş kalmaya mahkûm.

Acılar unutulmuyor, yoğunlukları azalıyor. Ozan Jacues Brell’in dediği gibi “Hiçbir şey unutulmaz, yalnız onlarla yaşamaya alışılır hepsi bu’dur.” Kimse kimsenin gözyaşlarına dokunamıyor elleriyle.

Evetttt

Geçen yazımda … İzmit'in “Nicomedia” olan tarihi isminden ve Roma imparatorluğunun başkenti NICOMEDIA’da insanların inançlarına ve yaşam Şeklini gösteren düşünlerine serbestlik ve özgürlük getiren dünyanın en eskilerinden biri olan hoşgörü kararı GALLERIUS HOŞ GÖRÜ EMİR NAMESİNİN 30 NİSAN 311 tarihinde İzmit’te ÇUKURBAĞ mahallesinde bulunan Roma imparatorluğunun devlet sitesinden dünyaya açıklandığından bahsederek bu yazımda biraz İzmit’in tarihçesini değineceğimi yazmıştım.

Efendim…

Bu hafta önümüzdeki bazı projeler ve araştırmalar için Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji bölümü Prof. Dr. Ayşe Çalık Ross'la görüşmeler yaptık. Kendisi gibi aydın, bilgi ve kültür sahibi gerçek insanlık erdemine sahip bir kişiyi tanıdığım, dinlediğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Kendisi Nicomedia için senelerini vermiş kitaplar yazmış, incelemeler yapmış hala da yapıyor. İyi ki varlar….Bizler bu insanların varlığı ile nefes alabiliyor yaşamı güzel kılabiliyoruz.

İzmit İlkçağda “Bithynia” ismi verilen bölge dahilindeymiş.

İÖ 1200-800 arası karanlık dönemde Anadolu’da Hitit egemenliği sürerken, Bithynia da Kaşka halkının yaşadığı düşünülmektedir. Bu dönemden günümüze yazılı belge kalmamıştır. Deniz kavimleri istilası olarak adlandırılan olay sonrasında, Frig halkı önderliğinde Trakh topraklarından gelen, Trakh kökenli Bithynler ve Thynler bu bölgeye yerleşmiş ve esasen Bithynia ismi bu dönemde ortaya çıkmıştır. İÖ VIII yy. sonlarında Helenler Anadolu kıyılarında koloniler oluşturmaya başlamıştır. Bunlardan biride Megaralılar tarafında kurulan Astakos’dur.

Megaralı denizciler tarafından kurulan Astakos, yörede kurulduğu bilinen ilk yerleşmedir. Astakos İÖ VIIII yy. sonlarında ( İÖ 712-711) İzmit’in güneyinde Baş iskele mevkiinde Megaralılarca kurulmuş bir Helen konisidir. Astakos deniz ve kara ulaşımına uygun olduğundan bir liman kenti olarak gelişti. Astakos paralarının bir yüzünde kentin koruyucu tanrısı Olbia, diğer yüzünde kentin simgesi ıstakoz betimi yer aldı. Yunanca’da Astakos kelimesi, İzmit Körfezi'nde çok sayıda avlanan bildiğimiz deniz hayvanına delalet eder.

Astakos sikkelerinin arka yüzlerinde görülen kadın başı, bu havalinin perisi olan Olbianın olması, Antik çağın meşhur coğrafyacısı Skylaks, Astakos isimli bir yer zikretmekte, onun yerinde “Olbia”yı göstermekte bundan “Astakos” ile “Olbia” isimlerinin, aynı yerin muhtelif zamanlarda kullanılmış iki ismin olduğu anlaşılır. Böylece Olbia-Astakos-Nikomedia isimlerini alan bu günkü İzmit’in ilk olarak İÖ 712 yılında tarih sahnesine çıkmış olduğu görülür.

İÖ 680 yılında kurulan devlet Lidya Krallığındır. İÖ 546 da Perslerin saldırısına uğradı ve yenildi. Persler Astakosu’da ele geçirdiler. Astakoslular İÖ 435 te yoğun Pers baskısına karşı çıktılar ve Atinalıların, Perslerin denizde yayılmasını önlemek için kurdukları Attika – Delos Deniz birliğine girdiler. Bu dönem, Diodalses’in Bithynia halkını tekrar bir araya topladığı dönemdir.

Büyük İskender'in Pers ordularını Granikos çayı kıyısında büyük bir bozguna uğratmasından sonra İÖ 334'de İskender ordularının geçtiği yol üzerinde bulunmayan Bithynia, böylece Pers-Makedonya savaşlarından zarar görmemişler ve İÖ 326 de bağımsızlarını ilan etmişlerdir.

Bithynia Kralı Bas’ın ölümünden sonra yerine geçen büyük oğlu Zipoites, bölgenin Hellenistik dönem genel yapısı içerisinde ki ilk kral ünvanını alır ve bölge bu dönemde hellenize olmaya başlar. Zipoites’in ölümü sonrasında yerine oğlu I. Nikomedes geçer (M.Ö 280).Galatların Anadolu’ya geçmesi ile başlayan yağma sonrasında Bithynia halkı ile toprakları da yağma ve yıkımdan büyük zarar gördüler. Nikomedes onarılamayacak kadar zarar gören Astakos’un karşısında İzmit’in bulunduğu yerde savunma açısından daha güvenli yeni bir kent kurulmuş.. Bu kentte Nikomedia adı verildi. Bu kent Bithynia’nın başkenti yapıldı.

Nikomedia 150 yılda büyük bir Helenistik kenti durumuna geldi.

III. Nikomedes döneminde ( İÖ 94-74 ) Bithynia Roma egemenliğine girdi. Roma'nın Asya valisi Bithynia’yı imparatorluğa kattı. Vali'nin görevlendirdiği Pompeius Bithynia’nın bütün hazinesinin ve sanat eserlerini Roma’ya gönderdi. Böylece 252 yıllık Bithynia Krallığı da tarihten silindi. Nikomedia ve çevresi Roma döneminde Pontus Krallığı ile yapılan savaşlar sonucunda, kent zarar görmüş ve onarılmıştır. İmparator Augustus ve Tanrıca adına birde tapınak yaptırıldı.

İmparator Traianus, M.S.111 yılında bölgeye vali olarak genç Plinius’u atar ve bu dönemde Plinius, kentin imarı adına bir çok düzenleme yapar. Özellikle su sistemi konusunda Plinius’un etkisi büyük olur. Bu döneme ilişkin aldığımız bilgiler Plinius ve Traianus arasında geçen mektuplardan anlaşılmaktadır. İmparator Hadrianus 123 depreminde yıkılan Nikomedia’ yı onarttı, kendisine kent meclisinde “ Restitutor Nicomedia” ( Nikomedia’ yı yenileyen ) sanı verildi.

Diocletianus (M.S 284-305) Roma İmparatorluğu’nun Augustus’u olduktan sonra, İmparatorluk topraklarının çok geniş bir alana yayılması, yönetim şeklini değiştirmesine neden olmuştur. Tetrarşi denilen dörtlü yönetim sistemini kurması ile kendisini Doğu Roma bölgesinin Augustus’u ilan ederek Nikomedia’ya yerleşir ve Nikomedia’yı Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapar.

Bu dönemde Gotların yıktığı kent onarıldı. Kent doğuya kaydırıldı ve surları yeni bölgeyi de içine alacak biçimde yenilendi. Nikomedia da hipodrom, saray, tapınak hamam, resmi yapılar, darphane ve tersane inşa edildi. Nikomedia; Roma, Antiokheia (Antakya), Aleksanderia (iskenderiye) den sonra 4.ncü büyük kent halini aldı. Kentte bir Demeter Tapınağı, bunun iki yanında da sekizer sütunlu imparator tapınakları bulunuyordu. Alanda ayrıca bir sunak ve bir Demeter heykeli vardı. Alan, bir kolonlu caddeyle limana bağlanıyordu.

Kent surlarının, su kemerlerinin, bir anıtsal çeşmenin, bir su sarnıcının kalıntıları dışında Roma dönemi yapıtları günümüze ulaşamamıştır.

IV. yy. başlarında Hristiyanlığın Roma sınırları içinde yaygınlaşmasında yeni bir gelişme oldu. Valerius Licinus’a yenilen imparator Daia Maksiminus, putperes olmasına rağmen halkı kazanmak için Hristiyanlık yandaşı bir politika izledi. Nikomedia Valisinden Hristiyan tutukluları serbest bırakmasını istedi. Bir fermanla Hristiyanlığın resmen kabulunda önemli bir adım atılmış oldu. Ancak Putperestler fermana karşı çıkmış ve Hristiyanları Nikomedia’dan sürdürmüşlerdir.

İmparator Galerius, dünyada bilinen ilk hoşgörü fermanını 30 Nisan 311 yılında o dönemdeki adıyla Nicomedia[İzmit]' dan yayınlamıştır. İzmit’ ten yayınlanan hoşgörü fermanının bir başka özelliği de, 313 yılında Milano’da tüm dinleri kapsayacak şekilde genişletilen 2. fermana ilham olmasıdır. Nicomedia’dan yayınlanan bu iki hoşgörü fermanı sayesinde dünyada hoşgörü olgusunun temelleri atılmıştır.

323 de imparator Konstantius, rakibi Licinus’u Krizopolis’te ( Üsküdar da) yenmiş ve onu Nicomediaya sürmüştür. Kazandığı bu zaferden sonra Nicomedia’da karısı ve kızı için birer saray ve bazilika yaptırmış. Buna karşı Nikomedia'nın başkent ünvanını kaldırıp Bizantion’u Konstantinopolis ismi ile başkent ilan etmiştir ve Nikomedia’nın önemi azalmaya başlamıştır.

24 Ağustos 358 tarihinde bir deprem meydana geldi. 50 gün süreyle kentte yangınlar devam etti. Aralık 362 de tekrarlayan deprem sonrasında Nicomedia’da ayakta kalan son yapılarda yerle bir oldu.

VIII.Yüzyılda Persler ve Arapların Bizans’a yaptıkları saldırılarda İzmit çevresi yeniden yağmalanmıştır.

XI.Y.Y. Nikomedia, Anadolu’yu istila eden Türklerin egemenliğine girdiği bilinmektedir.

Son gölgelerini yaşıyoruz Haziran’ın, Umutsuz ve kaygılı. Yağmur diniyor, güneş parlıyor.

Geçmiş, gelecek, umut, umutsuzluk. Yağmurdan sonra gelen aydınlık gün gibi.

Güneş gibi ay gibi, Önümde beliriveren beyaz bir ceylan gibi.

Yitirdiklerinizin anısı, yeni kazanacaklarınızın ışığı olsun.

Düşçe kalın

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
seray levent 2019-06-21 14:21:01

kaleminize sağlık yazı çok iyi...
ancak nacizane biraz uzun yıllardır karalayan olarak ve yazınızın hak ettiği yeri bulması adına..
Yazarken 1 A4 kağıdını geçmemesine dikkat ederseniz okuyucu sıkılmaz ve yazıyı okumayı yarıda bırakmaz uzun yazmanız gerekiyorsa bu iki parçaya ayırabilirsiniz yoksa çok da bilgi içeren bir yazı emeğinize sağlık

Avatar
Nihal izlal tezgiden 2019-06-21 18:00:59

Seray Sever çok teşekkür ederim... Sizn yazılarınızı severek okuyorum. Eleştirinizde için kesinlikle haklısınız. Ben farkındayım. Bu konunun ikinci yazısıydı ve üçüncüsünü uzatmak istemedim. Konuyu çok bekleyen vardı... Zamana yaymak istemedim. Yoksa normal haftalık yazılarım en fazla 1.5 A4 olur. Sevgilerim sizinle.... Mutlu kalın