İçim ürperiyor, ya evde yoksan?

Eylül, yüreğimi serinleten sakinlik, içime doğan huzur ve kalbime dokunan romantizm demek. Tatil için en ideal zaman, küçük kaçamaklar, son kalan güneş ışınlarını depolamak ve kışa belki daha mutlu girmek demek. En son Yeşil Üzümlüköy’e gittiğimde Kayaköy’ü özlediğimi farkettim ve ilk tanışmamız bir yıl sonunda gerçekleşen bu köy, sanki beni bir kere daha davet etti diye hissettim.

Dünya şekeri, hamarat arkadaşım Burcu’yu ikna ederek Dalaman’dan Fethiye’ye doğru hareket ettik. Her geçişimde içime oturan ( ki bu ay ücretli yollara verdiğim paralarla neler alabilirdim ) Türkiye’nin tek paralı tüneli Göcek Tüneli’nden, en sevdiğim şarkıları söyleyerek ( ? ) geçerek yola eğlenceli başladık.

Kayaköy, Ölüdeniz Tabiat Parkı’nın kuzeyinde kalan bir mahalle. İlk seferden tecrübeli olduğum için yolların yılan kıvraklığında olması sebebiyle boş mideyle köye çıkamayız dedik ve Fethiye Kaya Mezarları yolunda bulunan Köşe Kahvede Fethiye sıcağından da sıcak bir kahvaltıyla enerji depoladık. Aslında mekanın kahveleri ve tatlıları meşhur ama tostları sabah sabah nasıl da mest etti bizi anlatamam Kayaköy’e giderseniz önce buraya uğrayın hatta hesabı ödedikten sonra size ücretsiz verilen sokak dostları için olan mamalardan da almayı unutmayın. 

Veeeee hazırız çam ağaçlarının gölgesi arasında denize sırtımızı yaslayıp kıvrıla kıvrıla Kayaköy’e kavuşmaya. Yaklaşık 15 dakikalık bir yolun sonunda sağlı sollu kafeler ve butik tesisleri geçerek ilk park yerine aracımı bıraktım ve köyün en popüler yerine girmek için ilk gişeden biletimizi aldık ( Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olduğu için müzekart da geçerli ya da giriş ücreti 10 lira ). Kötü akıl vermiş gibi olmayayım ama gezerken anladım ki bilet almadan da girilecek yerler var tuhaf bir şekilde.

Kayaköy, bir tepenin yamacında kurulmuş Rumlar döneminden kalma, Anadolu’nun renkli kültür mozaiğinden geride bırakılmış tarihi bir alan. 1923 yılındaki mübadele ile terkedilmiş ve bölgede Türkler yaşamaya başlamış.

Antik dönemde Likya bölgesinde bir şehir olan Lebessos olarak biliniyormuş. Rumlar bölgeye Livissi derken Türkler ise Taşköy derlermiş. Şimdilerde ise Hayalet Şehir olarak anılıyor. Gündüz değil de gece olsa çatıları ve boyaları kalmamış, kapıları çoktan çalınmış, kenardan köşeden bir hayalet çıkacakmış izlenimi veren makus talihli bu virane yerde gezmek yürek isterdi. 

İki uyarım var size en önemlisi yanınıza mutlaka su alın ki biz akıl edemedik, iki yürürken sakın telefonunuzda mesajlara bakmak gibi bir hata yapmayın, biri ( ben olabilirim ) telefonla uğraşırken düşerek dizlerini biraz yaralamış olabilir.

Dar sokaklardan tepeye çıkarken soğuk renkler arasında, mavi gökyüzünde nasıl da endamla dalgalanıyor allı bayrağım. İlk gelişimde bir yoga sansına denk geldiğim Şapel’e doğru çıkarken, her adımda 3500 harabe evin arasında tek tük de olsa restorasyon çalışmaları hatta içinde yaşamı tekrar başlatan yapılar görmek sevindiriyor bizi. Bir de Sanat Galerisi görüyorum ama kapalı olduğundan gezme fırsatı bulamıyorum. 

Yüzlerce cenaze ve doğuma şahitlik eden evlerin hikayesi de evler gibi hüzünlü. Rumlar verimli arazilere ev kurmazlarmış, arazide tarım yapıp, evlerini yamaçlara ve kayalık alanlara kurmuşlar. Mübadelede 6500 Rum geri döneceği düşüncesiyle, eşyalarını Türk komşularına teslim edip bavullarına anılarını da sığdırarak ayrılmak zorunda kalmışlar evlerinden. 

Ne anılar biriktirmiştir bu topraklar? Biri diğerinin güneşini ve manzarasını kesmeden, kardeşçe sıralanan bu evlerde, Dimitri’nin okula gittiği yollarda şimdi yabani otlar bitmiş. Asude geçtiğim harabe sokaklardan sakallı Vasili çıkacak da Aşağı Kiliseye gidecekmiş gibi, Marika’yla alt mahalleden komşusu Emine belki de en iyi arkadaştı bir zamanlar ve şimdi fotoğraf çektiğim şöminenin önünde ne dedikodular yaptılar kahvelerini yudumlarken. 

Depremler, savaşlar, yağmalar görse de, yıkık dökük olsa da inadına hayattayız diyen evler ve evde olamayanlar. Aklıma ilk Suzan Suzi türküsünün acıklı hikayesi geliyor. Özetle, Süryani bir ailenin dünyalar güzeli kızı Suzi ile Müslüman bir ailenin fakir oğlu Adil’in birbirlerine kavuşamadığı Kırklar Dağındaki aşk öyküsü. Ruhları hiç Hayalet Şehri terk etmeyen ne aşk hikayeleri vardır kim bilir? Savaş dönüşü YA EVDE YOKSAN diye içlenen Mustafa’nın Eleni’ye biriktirip söyleyemediği sevda sözleri fısıldanıyor kulağıma, İÇİM ÜRPERİYOR… 

Mübadeleden sonra Rumlardan boşalan evlerin olduğu bu bölgede gömü söylentisi çıkınca çevre halkı tüm evleri yağmalamış. 1957’de ise deprem yaşayan bölge son darbeyi de alarak adeta yasa girmiş ve henüz çıkamamış ama güzel işler de olmuyor değil. Evliya Çelebi’nin “Seyahatname”sinde de sözü geçen Kayaköy, UNESCO tarafından Dünya Dostluk ve Barış Köyü olarak kabul ediliyor. Restorasyon çalışmaları da tamamlandıktan sonra eski heybetine bir parça daha yaklaşacak gibi. 

Biz zirvedeki Şapel’e çıktığımızda bir yanımızda masmavi bir deniz, bir yanımızda tarih ve hüzün kokan bir manzaranın keyfini çıkartarak soluklansak da siz daha hazırlıklı gelerek yürümeye devam edip Soğuksu koyuna inebilir sakin bir koyda yüzebilirsiniz. Bir sonraki sefer belki karşılaşırız da. 

Kayaköy geçmişten bugüne sanata ev sahipliği yapmış ve halen devam ettirmekte. Köyde yaşayan sanatçıların eserlerini satın alabileceğiniz bohem dükkanlar ve mutlaka zevkinize göre birşeyler tadabileceğiniz kafe ve restoranlar var. Bizim yorgunluğu attığımız mekan The Lebessos Wine House oldu. Ev yapımı şaraptan tutun da taze fasulye reçeline kadar çeşit çeşit seçenek var ama Türk Kahvesi candır. 

Köyde ve civarında yapılacak ve gidilecek alternatif çok ama siz keşfedin ve dönüş yolunda karşınıza çıkan hippi turistlerle de bi sohbet edin derim, ben tadında bırakmak istiyor bir sonraki durağımın başka güzel bir köy olacağını belirtmek istiyorum. Durak derken bu köyün sarmaşıklar içindeki duraklarında bile araç beklemeye değer. 

Madem geçmişte biraz yolculuk yapar gibi olduk ona uygun sözle veda edelim…

Zamanın iki yüzü var. İki boyutu. Uzunluğunu güneşin seyri belirliyor. Derinliğini ise tutkular…

Amin MAALOUF

Hoş kalın, HOŞÇAKALIN…

YORUM EKLE
YORUMLAR
Tubalinka
Tubalinka - 11 ay Önce

Ümran hanım,yine içimizi ısıtıcak bi yazıyla buluşturmuşsunuz bizleri

Mustafa ULUSOY
Mustafa ULUSOY - 11 ay Önce

Kalemine sağlık...
Gitmeden Bizleri Gitmiş Gibi Hissettiren Yazın
Tebrikler...
Göcek Tüneli Banada Birşeyleri Hatırlattı..

mert
mert - 11 ay Önce

Yazmak sanatı, hayatı incelemekle kazanılır. Yazınız ve fotoğraf kareleri güzel.
paylaşım için teşekkür ederim.

Emre
Emre - 11 ay Önce

Harika bir yazı olmuş. Yine güzel ülkemizin güzel bir kesiti seçkin kelimelerle anlatılmış. Tebrikler

Tuğba
Tuğba - 11 ay Önce

Kaleminize sağlık sayeniz de tatil ortaklarımız bir bir belirleniyor keşfetmek için sabırsızlanıyorum

Hitaf
Hitaf - 11 ay Önce

Çok okuyan mı. Çok gezen mi. Bence her ikisi de. Siz gezin biz buradan okuyalım. Yolunuz ve gönlünüz açık olsun.

Gülşen
Gülşen - 11 ay Önce

Süper bir yazı olmuş yine güzel leydi yeni yazıları sabırsızlıkla bekliyorum...Yolunuz hep güzelliklerden geçsin.....

Muzafferlinka
Muzafferlinka - 11 ay Önce

Çok pişmanım.. Defalarca gittiğim Fethiye’de Ölüdeniz’in, Saklıkent’in, Tekne Turlarının büyüsüne kapılıp, defalarca önünden geçtiğim Kayaköy’e hiç gitmedim. Çok pişmanım Hakim Bey:(