banner119

Yavaştan sinema salonlarının kısır seçkisi, yerini sezon filmlerine bırakmaya başladı. Bizde biraz daha yoğun olmakla birlikte; Dünya Sineması için de yaz ayları, ölü sezon anlamı taşıyor. Bunun iki sebebi var. Birincisi, her ne kadar son teknoloji ürünü klima sistemleriyle bezerseniz bezeyin: Yaz aylarında akılları tatil yapmakta olan seyirci için, sinema salonları asla birer cazibe merkezi olamıyor. İkincisi de, her sene Şubat sonu-Mart başı arası sahiplerini bulan ve ödül sezonunu kapatan Oscar ödülleri. Yapımcılar filmlerini ne kadar bu döneme yakın tarihlerde vizyona sokarlarsa; tören dönemi akılda kalıcılığının daha fazla olacağını, bu durumun da ödül kazanma ihtimalini güçlendirdiğini düşünmekteler. Geçtiğimiz günlerde seçkisini sunan ve ödüllerini açıklayan Venedik Film Festivali ile (bu yazı yazıldığı esnada) hala icra edilmekte olan Toronto Film Festivali’ndeki gösterimlerden alınan reaksiyonlar, bu yılki Oscar ödüllerinde hangi filmlerin kapışma potansiyeli taşıdığını belirlemeye başladı. Bu da demek oluyor ki, yakın zaman sonra sinemada izleyeceğiniz filmlerin kalitesi nispeten daha yüksek olacak. Arkalarındaki rüzgarın değişmesi ihtimalini göz ardı etmeden, ödül sezonu adını zikretmemiz muhtemel yapımlara göz atacağız kısaca. “Ben sinema aşeriyorum arkadaş! O kadar bekleyemem.” diye iç geçiren dostlar için de, her zamanki gibi seçkimizin sonunda vizyon rehberi sizleri bekliyor olacak. Buyursunlar:

A STAR IS BORN (Bir Yıldız Doğuyor) / Yönetmen: Bradley Cooper

Gerek Hollywood, gerek ülkemizde; gerek aynı isimle, gerek farklı isimle yüzlerce defa işlenmiş bir tema, defalarca filme alınmış bir hikaye: alkolik ve düşüşteki bir müzisyenle; kariyerinin başlangıcına vesile olduğu, yükselişteki bir şarkıcının aşkı... En bilinen ve sevilen hali, 1976 yılında aynı isimle çekilmiş olanı. Her ikisinin de asıl meslekleri müzisyenlik olan Barbra Streisand ve Kris Kristofferson’ın başrolleri paylaştığı bu versiyon 4 kategoride Oscar’a aday gösterilmiş ve de “En iyi şarkı” kategorisinde ipi göğüslemişti. 2018 tarihli bu yeni proje ilk önce Clint Eastwood’a önerilmiş, büyük usta cayınca başrolü Lady Gaga’yla paylaşan Bradley Cooper; aynı anda filmin yönetmenliğine de soyunmuştu. Bu kadar tekrar eden bir konu ve de ilk kez yönetmenliği deneyen bir isim olunca ortada, ağız yüz kıvırmalar da başladı. Ama bomba, Venedik’te patladı. Her ne kadar yapım ödülle dönememiş olsa da, filme karşı müthiş bir teveccüh vardı. Hatta majör Oscar tahmin sitelerinin zirvesine yükseldi “A Star is Born”. Öyle ki; Cooper’ın hem yönetmen, hem de aktör Oscarlarını beraber kazanacağı; Lady Gaga ve Sam Elliot’ın da kategorilerinin favorileri oldukları söylenmekte. Cooper böyle bir şeyi başarabilirse, Oscar tarihine de geçecek. Oyunculuktan yönetmenliğe devşirme olup da, Oscar alan çok yönetmen gördük. (Clint Eastwood- “Affedilmeyen, Milyon Dolarlık Bebek”, Mel Gibson “Braveheart” ya da Kevin Costner “Kurtlarla Dans” gibi.) Ama bunların hiçbiri iki ödülü aynı filmle alamadı. (Vizyon tarihi: 18 Ekim 2018)

FIRST MAN (İlk Adam) / Yönetmen: Damien Chazelle

Daha ikinci uzun metrajlı filmi “Whiplash” ile Oscar akademisinden, içlerinde “En iyi Kurgu” ödülünün de olduğu 3 adet Oscar koparan Damien Chazelle; bir sonraki filminde (La La Land), daha 32’sindeyken, aynı kuruldan bu sefer de “En iyi yönetmen” payesini almıştı. Filmlerine bakıldığında, iflah olmaz bir müzik tutkunu olduğunu anlamamak imkansız. Çünkü bu yapıma kadarki filmlerinin hepsinin iskeleti müzikti. Bu sebeple aya ilk ayak basan Amerikalı Neil Armstrong’un hikayesini filme alacağını ilk duyduğumda; Armstrong’a ay üzerinde şarkı söylettirip dans ettireceğinden ürküp, kaygılanmıştım. Chazelle, “La La Land”de birlikte çalıştığı Ryan Gosling’le bir kez daha biraraya geliyor. Filmin ilk teaser’ı yayınlandığında, çok fazla heyecan yaratmamıştı. Ama ufak ufak kitlelere gösterilmeye başlandığında, işin rengi değişti. Vıcık vıcık Amerikan milliyetçiliği pompalamaya müsait böyle bir biyografide, ABD bayrağı dahi göstermediği konuşuluyor. “First Man”le Chazelle’i bir kez daha o salonda göreceğiz o belli. Ama alkışlarken mi, alkışlanırken mi; onu zaman gösterecek. (Vizyon tarihi: 18 Ekim 2018)

ROMA / Yönetmen: Alfonsu Cuaron

Cuaron, “Roma”da kamerasını 1970’li yılların Meksikasına uzatıyor ve siyah beyaz bir dönem filmine imza atıyor. Venedik’ten ödülle dönen yapım, eğer Oscar’a da uzanırsa; eğlence sektöründeki dominasyonu gün be gün artan Netflix’in de ilk Oscar’ı olacak. Cuaron için sorun yok, o zaten hem yönetmen hem kurgucu olarak ödülünü 2014’te “Gravity” ile almıştı. Ama “Roma”nın adaylar içinde olacağı, artık bir kehanet falan değil. (Vizyon tarihi: Belli değil.)

THE FAVORITE / Yönetmen: Yorgos Lanthimos

Yunanlı yönetmen Lanthimos, 2015 tarihli “Lobster”daki engin hayal gücüyle ağzımızı bir karış açık bırakmış; “Aha da David Lynch’in bir üst sürümünü yapmışlar.” dedirtmişti. Bu sefer, saray entrikaları ve kıskançlık soslu bir kraliyet dönemi filmine imza atmış. Rachel Weisz ve taze Oscarlı Emma Stone gibi çok güçlü oyuncularla çalışmış. Ama filmin asıl yükünü omuzlayanın Olivia Colman olduğu ve yer yarılmazsa bu seneki aktris Oscarını evine götüreceği söyleniyor. Venedik’le siftahı yapan aktris, arkasına aldığı rüzgarla yönetmenini ve filmini de kendi kategorilerinde yarışın içine çekebilecek mi? Bunu da zaman gösterecek. (Vizyon tarihi: Belli değil.)

BLACKKKLANSMAN / Yönetmen: Spike Lee

Sektörün en sivri dilli, sözünü sakınmayan ve en yetenekli yönetmenlerinden olan Spike Lee; sinemacılığı dışında ırk ayrımcılığı karşısındaki aktivistliğe varan duruşuyla biliniyor. Son yıllarda Steve McQueen, Jordan Peele, Barry Jenkins gibi Afro-Amerikalı yönetmenlerin gayet ciddi işlerle arz-ı endam etmeleri, “İlk Afro-Amerikalı Yönetmen Oscarı” söylemlerini beraberinde getirse de; John Singleton’la (Boyz N The Hood) beraber hepsinin öncülü ve atası sayılabileceğinden, bu onur en çok ona yakışır hiç kuşkusuz. Ve konu film de bu ünvanı edinebilecek malzemeyi Lee’ye sunuyor. Aşırı ırkçı Ku Klux Klan örgütünün içine sızmayı başaran siyahi bir polisin başından geçenleri, gerçek bir hikayeye dayanarak anlatan yapımda; Adam Driver ve genleri nedeniyle çok büyük bir oyuncuya dönüşme potansiyeli taşıyan John David Washington başrollerde oynuyorlar. (Efenim kendileri, Denzel Washington’ın oğlu oluyorlar.) (Vizyon tarihi: 28 Eylül 2018)

THE IRISHMAN / Yönetmen: Martin Scorsese

Kariyerinin başında rahiplik ve yönetmenlik arasında kaldığı, uzunca bir ikilemden sonra yönetmenliği tercih ettiği sır değil Martin Scorsese’nin. O yüzden arada uhrevi yapımlara imza atması şaşırtıcı değil. Son filmi “Silence”da olduğu gibi. Ama bu yapımlar maalesef ustanın kompetanı olduğu it-kopuk filmlerinin keyfini vermiyor hiçbir zaman. “The Irishman”le bildiği sulara geri dönüyor Scorsese. Üstelik Robert De Niro ve Al Pacino’yu sinema tarihinde dördüncü kez biraraya getirerek. (Diğerleri “Godfather Part 2-Baba 2”, “Heat-Büyük Hesaplaşma” ve –maalesef- “Righteous Kill-Orijinal Cinayetler”) Filmle ilgili birkaç set fotosu dışında hiçbir şey sızdırılmadı. Gösterimine başlanmadığı gibi, fragmanı bile yayınlanmadı henüz. O yüzden kapalı bir kutumuz var. Ama unutulmamalı ki, bir filmin jeneriğinde “Martin Scorsese” ismi geçiyorsa; o film potansiyel bir Oscar adayıdır. (Vizyon tarihi: Belli değil.)

Vizyon rehberi ile veda ediyoruz efenim. Görüşmek üzere.

http://www.beyazperde.com/filmler/vizyondakiler/yeni/

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.