“sistem geçersiz bir işlem yürüttü”

“Sistemlerimiz gitti”

O hoş geldin sistemsel gidişler. Ne zamandır sistem gitmiyordu. Adeta çocukluğumdan kalan Belissima kokusu gibi, Sertab’ın “hadi yine sev yine beni sev” şarkısının okul servisinde çaldığı yıllar kadar eskiye götürdü beni. Hâlbuki ekranlarda sistemlerin gitmesine son on senedir falan tanışmıştık.

“Ne zaman gelir peki” dedim, cahilliğime tahammül eder gibi baktı memure hanım, “sistemler diyorum yani, belli olmaz. Vaktiniz varsa oturun bekleyin” dedi. Vaktim yoktu ve gerçekten başka bir seçenek sunacakmış gibi baktım yüzüne. Başka şubede şansımı deneyeyim dedim “orada da yok” dedi. Çaresizlikten öleceğim. “söylediğiniz mi bir yerlere dedim “söyleme gibi bir olayımız yok sistem gidince beklenir” dedi. Sistemi bekleme sistemine geçtim. Kara haber bitmiyordu. Sitem öğleden önce de yokmuş. Zaten resmi daireler için öğleden sonra dediğin on beş dakika falan… Herkes çok ikna olmuş gibi göründüğünden ve bir önceki PTT maceramda bir başka memure hanım “ben devlet memuruyum bana hişbişiy olmaz” diyerek (heşteg “şükür”) beni azarladığı için metal sandalyeye oturdum, beklemeye başladım (sonsuza dek).

Sanki hayatımız tamamen dijitallere devrolmuş gibi davranıyor sistem çalışanları. Sanki asla ulaşamayacağımız sittinterebaytlık veri ve tüm hayatımız, su aboneliğimiz, internet kullanıcılığımız, vatandaşlığımız birden yok olmuş da hiçbir şey yapamazlarmış gibi davranıyorlar. Elektrikler kesilince tek hamlede mum bulup yakan bizler değilmişiz, hala en az üç vesikalıkla, dosya kâğıtlarıyla, milyonlarca evrakla iş yapanlar bizler değilmişiz gibi… Yapılabilecek hiçbir şey yokmuş gibi, yolun sonrasını atlarla devam edecekmişiz gibi, sanki artık şehir sokaklarını otlar bağlayacak, ceylanlar terkedilmiş arabaların üzerinde sekecekmiş gibi bir tavır. Sanki dünyanın en zor işini yaptıkları için ücretlerini çalıştıkları kurumdan aldıkları maaşın içinden değil de okuma bedeli olarak bizzat bizden alan sayaç okuyucuları mesleği en asil duyguların insanları değilmişler gibi. Telefonundan bir saat bile ayrılmayı göze alamayan gençlerin kaygısı sosyal medyaya erişim değilmiş de ekonomik sistem çöktüğü için borsayı yakacak seksen milyon insanmışız gibi.

Bu neyin çaresizliği anlamak zor. “Ne bileyim bi bilgi işlemciniz falan yok mudur” diye soruyorum. Ukala der gibi bakıyor bu sefer de. Hâlbuki ciddiyim sistemin gidişinden sorumlu bir kişi olması gerekmiyor mu. Bekleyince geçer ne demek, bacağının uyuşması gibi mi mesela, geçer. İzin verseler modemin fişini çekip takacağım ama kurum çok resmi. Sistem gittiği için ne yapacağım ben diye müşteri temsilcini aradığım merkezde elektrik kesildiği için işlem yapamadığını söyleyen biriyle daha önceden tanışıklığım var üstelik. Korkmaya başladım. UYAP da gidiyor bazen binlerce avukat öööyle bakıyor dönen halkaya. Sonumuz geldi galiba, haklı olmalılar. Allah’ım kıyamet! Galiba robotlar caddelerde yürüyor, evlerimizin kapısına işaret bırakıyor şu an. Henüz kaydedilmemiş nice verilerim vardı, hepsini kaybedeceğim…

Keşke lanet olası sistemler hiç gelmeseydi, pul yalayıp posta kutusuna atsaydık mektupları. Postacı şarkısı güncelliğini kaybetmeseydi ( …herkes ona bakıyor, merak ediyor… Kimse merak etmiyor artık, hep borç bildirimi, haciz kâğıdı, aha da aldın tebligatı şahidim diyen iadeli taahhütlü evraklar geliyor artık). Makarna stoklamalı eve, küçük tüp bulmalıyım. Yağma başlamadan marketten ne alsam kâr. Peki ya selfie? Selfisizlik çok zor. Fenomenler son çakma ayakkabı reklamlarını yapıp çoktan ortan kaybolmuştur bile. Hükûmet bunu fırsata çevirebilir neyse ki, “paramızın değerini düşüren dış güçlere karşı para denilen şeyi tüm dünyada işe yaramaz hale getirmek suretiyle oyunu bozduk” (şak şak şak şak… Televizyon çalışmadığı için daha büyük meydanlara toplanmış kalabalık, başkanlık jeneratörüyle çalıştırılan mikrofondaki ses ile coşuyor).

“aa siz hala bekliyor musunuz”

“sistem?!!”

“geldi, alayım işleminizi”

“dayıcığım önce ben geldim, lütfen sıra sistemine uyalım…Evet, havale yapacaktım ben..”

YORUM EKLE