Hayat… İlginç bir kelime olmak ile birlikte, beraberinde çok fazla istek getirir. Benim bu hayattaki en büyük isteğim, her zaman bir zaman makinesi oldu. Geçmiş, ilgimi o kadar çok çekti ki…
Geçmiş dediğim 10-20 yıl değil, 100, belki 200 yıl, belki de daha fazlasından bahsediyorum.

Rönesans, Sanayi Devrimi, Dünya savaşları, yıkımlar, yok oluşlar ve yeniden dünyaya gelişler… Nesli yok olmuş hayvanlar, elektriksiz ve televizyonsuz akşamlar, Cumhuriyet’imizin taze zamanları… Hepsi geçmişteler.

Atatürk’ün başını okşadığı çocuklardan biri veya Rönesans’ın en değerli sanatçısı olmak, Leonardo Da Vinci için modellik yapmak, Leonardo Da Vinci olmak, bazen inanılmaz ünlü bir yazar, bazen bir filozof, bazen de katı kuralların zincirlerini kırmaya çalışan, halktan biri. Bir leydi, bir sör, çocuklarını doyuramayan bir anne, dev ziyafetler veren bir kral. Tarih ve geçmişte yaşamış kişiler, her zaman o kadar zıt yaşamlar sürmüş ki, her birinin içinde bulunmak, en azından bir günlüğüne bile onların hayatlarını gözlemlemek, onları yaşamak ve onların içindeki düşünceleri duymak, şu büyük evrendeki küçük benim en büyük arzularımdan, belki de en çok gerçekleşmesini istediğim dileklerimden biridir.

Kendimi bildim bileli, mantıklı düşünmeye başlayabildiğimden beri, bu durum hep böyle oldu. Fakat ilk defa, bu yıl fikrim değişti. Sanatçıların, filozofların, Rönesans günlerinin, unutulmaz devrimlerin içinde bulunmak isteyen ben, bu yıl kendimde büyük bir değişim hissediyorum.

Geçen yıllarda bana bir zaman makinen olsa ve bir gününü istediğin zaman diliminde geçirebilirsin, nerede bulunmak istersin deselerdi, kesinlikle bu cevaplardan birini verirdim. Fakat bu yıl, size çok farklı bir cevabım var. Şu an zaman makinesi ile gitmek ve sadece bir gün bile olsa içinde yaşamak isteyeceğim zaman, normal bir okul günü olurdu. Sabahın köründe uyanıp servise bindiğim, okula geldiğimde havanın hala aydınlanmamış olduğu, okulun yavaş yavaş arkadaşlarımın sesleriyle aydınlandığı, gözüme kestirdiğime sarılıp mutlu olduğum, derslerin başladığı, öğretmenlerimin şakalar yaptığı, teneffüslerde arkadaşlarımla cam kenarında oturup sohbet ettiğimiz, öğle molasında öğle yemeği için sıra beklemeyelim diye koşa koşa yemekhaneye gittiğimiz, kahkahalar ata ata diğer sınıftaki arkadaşlarımızla uzun masalarımıza oturup şakalaşırken bir yandan yemeğimizi yediğimiz, öğleden sonra derslerine girip yorgun argın tekrar servislere gittiğimiz, serviste sakin sakin müzik dinlerken kitabımı okuduğum ve en son olarak huzurlu bir şekilde eve ulaşarak, o günün komikliklerini düşünüp tekrar güldüğüm, tek bir gün yaşamak isterdim.

Bir tane gün istiyorum, her şeyi unuttuğum, hayatımın bilgisayarıma bağlı olmadığı, tek bir gün istiyorum. Arkadaşlarımı sadece ekrandan değil, kanlı canlı gördüğüm, onlara sarıldığım tek bir gün istiyorum.

Bir tek gün istiyorum, dışarıdaki herkesi maske ile görmediğim, maskelerin sadece doktorlara ait olduğunu düşündüğüm. Biri hapşırdığında ondan korkmadığım, ona iyi yaşa dediğim bir gün istiyorum.

Yanımda her an kolonya taşımak zorunda olmadığım, eve gelince kendimden korkmadığım bir gün istiyorum. Sevdiklerimi tehlikeye atmadığım, onlarla birlikte olduğum bir gün istiyorum.

İstiyorum, istiyorum, istiyorum…

Başta hayat ilginç bir kelime diye boşuna söylemedim, sahiden öyle. En çok neyi istesek onu alıyor bizden. Neye ihtiyaç duysak o gidiyor elimizden. Şimdi de normalliğimiz gitti. Tabii, farkında değildik yaşadıklarımızın normal ve güzel olduğunun.

Sıradandı bizim için her şey. Sıradanlığa, distopya adını takmış, kötü bir hayat yaşadığımızı düşünmüştük bazen, büyük ütopyanın en ortasında yaşamamıza rağmen.

Hayatın bir suçu yok aslında burada. O sadece akmakla görevli, biz ise onu akıtmakla.

Başarılı mıyız, inanın ki bilmiyorum. Tek bildiğim şey, ütopyama bir günlüğüne bile olsa geri dönmek, her şeyi unutmak istediğim.