Daha öncesini hatırlayamadığım için kusuruma bakmayınız! 50‘li yılların başlarında gerçekten bir başkaydı İzmit’imiz…

Gecelerimiz çok sessiz, soğuk ve karanlıktı belki ama insanlarımızın kalpleri sıcacık, yüzleri pırıl pırıldı… Hani şu gaz lambalarının büyük işler başardığı, akşam olmadan annelerimizin bir ahşap çubuk ve beyaz bir tülbent parçası ile lamba şişelerini parlattığı, bozacıların gemici fenerleri ile satış yaptığı o gizemli günler…

Ama, karanlığın çok erken çöktüğü, elektriğin keşfedilip, mahallemize gelişini dört gözle beklediğimiz o yıllarda bile hemen hemen her evde, çok özel bir köşe bulunurdu. Hani şu hem bizlerin hem de annelerimizin hayranlıkla izlediği; her değerli şeyin elle veya tığla örülmüş dantellerin üzerinde sergilendiği, hepimizin izlemekten zevk aldığı ve komşularımızın beğenisine sunulduğu büfelerimiz. Onların üzerlerinde de, önceden satın alınıp, eve elektrik bağlanmasını bekleyen RADYO’larımız bulunurdu.

Evet “TELEVİZYONLARIMIZ” diyemiyorum çünkü, gerçekten henüz çok erkendi, yani, vakit o vakit değildi…

Büfelerimizin bulunduğu köşe duvarları özel olarak boyanırdı. Büfeler, içleri, üstleri ve civarı ile bambaşkaydılar... Onlar, evlerimizin Show-room' ları gibiydiler adeta... Özellikle annelerimiz için çok özel ve çok kutsal olup, sık sık yeniden düzenlenirlerdi. Önleri ya sürgülü cam, ya da camlı kapaklı olurdu.

Yıllarca biriktirilmiş en pahalı ve en nadide parçalar onların içinde sergilenirdi... Neler neler yoktu ki içlerinde; dantelli örtülerin üstüne itina ile dizilip özel şekiller verilmiş en nadide kahve takımları, en kristal çay takımları, en heybetli şarap bardakları, en parlak porselenler, en gösterişli şamdanlar, su takımları ve en güzel şekerlikler bulunurdu…

En sık kullandığımız kurmalı çalar saat, gaz lambaları ve günlük kahve takımı ise, büfelerimizin üstünde radyolarımızın hemen yanında dururlardı genelde. Büfelerimizin bulunduğu bu özel köşenin arkalarına düşen duvarlar da çok şanslıydı. Oralara da aile büyüklerine ait fotoğraflar çerçevelenip asılırlardı...

Özetle: BÜFELER, Cumhuriyet kadınları için çok önemliydi. Eşim hala büyük bir büfenin içini tıka basa doldurur, içindeki malzemeleri sık sık elden geçirir, temizler, dizer, sonra bozar, tekrar yerleştirir ve de çok mutlu olur…

Önce elektrik geldi mahallemize. Tam çok sevinecektim, baktım babam ağlıyor. “ Ne oldu baba ? “ dedim. “ Radyodan duydum, YAŞAR DOĞU vefat etmiş. “dedi…Tam acılara alışıyordum ki ”ADNAN MENDERES’ in uçağı düşmüş.“ dediler.

Kendi kendime: “Bu radyoyu sevmesem mi acaba?“ diye düşünürken, bir gün baktım babam yine mutsuz ve yine radyonun başında, kulak misafiri oldum. Çok özel bir ses tonuyla SALİM BAŞOL denilen bir baş savcı, bir takım sorular soruyor, devrilmiş başbakanımıza. “Aman neyse“ diyerek, arkadaşlarımın yanına gittim ve oyunlara daldım… Ancak, tam da o sene, Beylerbeyi Dz. Ast Sb. Haz. Sn. Okulları imtihanlarını kazanacağımı ve babamın bu parti sempatizanı olması hasabiyle, askerlik hayallerimin başalamadan biteceğini, tüm çalışmalarımın yıkılıp yok edileceğini nereden bilebilirdim ki…

Yıllar yılları kovalamıştı ve biz, bir yaz tatilinde ailece ANKARA’ya gitmiştik. Kara trenimiz İstanbul’ dan kalkmış, İzmit’ten bizi de almıştı. Pişmaniyelerimizi istasyonumuzdan; karpuz, peynir ve ekmeğimizi de Eskişehir’den temin etmiştik. Yanmış kömür kokusunu sık sık algıladığımız bu yolculuğumuz tam 11 saat sürmüştü.

Bu uzun seyahatin sonunda; Kavacık Subay evlerinde oturan amcamlara ulaşmış ve haftada bir gün siyah beyaz deneme yayını yapan TRT TELEVİZYONU ile tanışıp, anında aşık olmuştuk. Haftada bir olan yayının yapıldığı o tek günde; amcamın evi tıklım tıklım dolar, tüm komşular misafirliğe gelir, oturmak için de bana, kardeşlerime ve amcamın oğluna, ahşap yemek masasının altı kalırdı…

İzmit’e dönmüştük ama, aklımız başkent de kalmıştı. O nasıl bir cihazdı öyle, hem ses, hem görüntü, hem de tüm hareketler gökyüzünü kullanarak taaa bizlere kadar ulaşıyordu.

Artık RADYO’yu sadece babam dinliyordu evde. Bizim için RADYO ikinci plandaydı ve farkında olmadan tüketici bir toplum olma yolunda ilk adımımızı atmıştık. Gece gündüz hayallerimizi bir TELEVİZYON süslüyordu artık. Şimdi bize, EŞREF ŞEFİK’in “EŞREF SAATİ“de, ORHAN BORAN’ın “YUKİ” si de, TRT’nin “ARKASI YARIN”ı da, “HAVA RAPORLARI” da çok ama çok yavan geliyordu…

Ne büyük bir icat, ne güzel bir şeydi o öyle. TV şimdi kişilerin bir asaleti, bir mevki, bir sınıfı ve bir ünvanı gibiydi adeta. Yerli üretim yoktu, genelde gemilerde çalışanlar getirirdi onları yurt dışından… NORTMENDE’ler, BLAUPUNKT’lar, TOSCHİBA’lar, SİEMENS’ler, ve PHILIPS’ler havalarda uçuşuyor, zenginlerin evlerindeki yerlerini alıyorlardı. Ancak, verici istasyonların yetersizliği ve teknik sorunlar yüzünden çoğu, büfelerin üzerine konuluyor, sağlam ve net bir görüntü için damlardaki antenlerin üzerlerine ilave edilecek tencere ve tavalardan medet umuluyordu…

Geçen zaman içinde, diğer ülkeler kadar hızlı olamasak da, bizler de yol aldık tabi…Yoğun çalışma tempolarımızdan fırsat buldukça, çocuklarımıza TELEVİZYON’lar, ATARİ 800 XL’ler, COMMODORE’lar, AMİGA’lar, ESCORT’lar, BETAMAX ve VHS VİDEO lar alıp, asrımıza ayak uydurmaya çalıştık ve tabi ki çaktırmadan DALLAS’ı, KÜÇÜK EV’i, ZENGİN VE YOKSUL’u, BİZİM AİLE’yi, KÖLE İSAURA’yı, GÖREVİMİZ TEHLİKE’yi, KARA ŞİMŞEK’i, KAYNANALAR’I, SUSAM SOKAĞI’nı, MAHALLENİN MUHTARLARI’nı ve SÜPER BABA’yı falan TV den,,,  Terbiyeli tüm TÜRK filmlerini ise VİDEO KASETLERİNDEN izledik…

Günümüzde, doğar doğmaz kendini tüm teknik olanaklar ve hatta sanal bir Dünya’ nın içinde bulan; babalarının, annelerinin aile büyüklerinin ve tüm yakınlarının bilgisayar ve telefon şifrelerini kırarak her türlü filme, videolara ve yayınlara tek tuşla ulaşan, hazır gıdaları tüketip, televizyon ve bilgisayarları başında hareketsiz oturarak kilo alan, kendi yetiştirdiğimiz çocuklarımızı da dikkate alarak, ufak bir karşılaştırma yaptığımda; kendimi ve yaşıtlarımı, yakan top, beş taş, futbol ve saklambaç oynayan,,, Uçurtma yapan ve uçuran... ZAĞOR, TEX WILLER, TOM MİKS, TEXAS, KİNOVA, MİSTER NO ve TOM BRAKS okuyan, ama, derslerinden de geri kalmayan... Artist ve futbolcu resimleri ile gazoz kapağı ve misket biriktirip onların ticaretini yaparken MATEMATİĞİ öğrenen... Fındık kabuğu ile yelkenli, iki sandalye ve bir merdivenin üzerini kapatarak tiyatro yapan...  Tabiatla iç içe yaşayıp, yanaklarından sıhhat fışkıran, akşamları yattığı yeri bilemeyip herhangi bir yerde uykuya dalan, teknik olanaklara yavaş yavaş sahip olup, bunları özümseyen, hareketli, sıhhatli, neşe dolu, masum, yanakları öpülesi, çalışkan, karşılık beklemeden veren, mazbut bir ortamın büyüttüğü çok tatlı çocuklar olarak görüyorum…

Durum bilgilerinize sunulur. Değerlendirip bir sonuca varmayı da, siz sevgili kardeşlerime bırakıyorum. Saygılarımla…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
İsmail Kalkandelen 2019-01-26 15:13:37

Sayın Balcı Okadar Mükemmel çesine Maziden Anılar DÖKTÜRMÜŞSÜN ki Sanki Yaşadığımız Konforsuz AMA Mutlu Yılları ANILARINLA Sermişsin Bizim Devre lere.
Çok Duygulandırdın .hafızana Kalemine SAĞLIK Sevgili Kardeşim. Selamlar Sevgiler.