Bazen durup düşünüyor musunuz? Ya da kendinizle dertleştiğiniz oluyor mu ara ara?

Hayat hepimiz için çok zor, hele şimdilerde daha da zor. Hoyrat rüzgarlar esiyor epeydir bizim buralarda

Savrulup gitmemiz an meselesi...

Dimdik ayakta durmak, umudumuzu hep taze tutmak gerçekten mucize gibi bir şey bu iklimde

İlk bakışta tek başımıza bu zorlukların altından kalkmak çok zor gibi görünse de şüphesiz mümkün. Çaresizliğe asla yer vermemek lazım hayatta, teslim olmamak ta şart tabi. Hele kendimize haksızlık etmeden, kendi değerimizin farkında olarak bunu başarmak çok kıymetli. Elbette etrafımızdakilerin varlığı, eşimiz dostumuz, arkadaşlarımız, ailemiz çok özel ama aslolan kendimizin ne kadar özel olduğunu fark edebilmek ve öyle yol yürüyebilmektir.

İnsan yalnız doğuyor ve yalnız ölüyor. Var bir hikmeti ki başlangıç ve sondaki ‘yalnızlık’ özenle vurgulanmış bu senfonide. Yaşam denen kısa arada ise kalabalıklar içinde bile olsak yine yalnızız ama bu çok değerli bir yalnızlık. Keşke farkına varabilsek. Aslında bizi biz yapan, büyüten, güçlü kılan işte bu yalnızlığımız. Bundan korkmamak lazım. Bütün bu koşturmaca içinde kendimizi dinlediğimiz, durup düşünebildiğimiz, kendimizle yüzleşebildiğimiz en değerli anlarımızdır bu yalnızlıklarımız

Kimse dört dörtlük değil, kimse dışarıdan göründüğü gibi değil. Herkesin içinde kim bilir ne fırtınalar kopuyor, bir başkası mümkünü yok bilemez. Aslında hayata karıştığımız yüzümüz ise makyajlı olanı, öbürü gerçekten biziz...

Hele başkalarının yaşadıklarına öykünmek, onlara imrenerek bakmak ise kendimize yaptığımız en büyük haksızlık. Kendi hayatımızı sürekli başka hayatlarla kıyaslayarak yaşamak kadar feci bir şey yok. Hele ki bu kıyasladığımız hayatlar genelde ‘botokslu’ ise gerçekten kendimize büyük haksızlık yapıyoruz. Ve zaten bu şekilde sağlıklı bir hayatı yürütebilmek te çok mantıklı gelmiyor insana..

Sosyal medyanın bu kadar önemli olduğu, insanları yönlendirip etkilediği bu zaman diliminde hiç kimse gerçek kimliği ile ortalıklarda değil. Bir bakın etrafa bu platformlarda hepimiz sürekli gülüyoruz, oynuyoruz, yiyoruz, içiyoruz, geziyoruz kahkahalar atıyoruz. Gam yok, tasa yok, dert yok, gözyaşı yok. Ne kadar hayatın olağan akışına aykırı bir ruh hali içindeyiz değil mi? Hiç sağlıklı bir durum değil bu maalesef ama bu tiyatroyu her gün oynamaktan da zerre geri adım atmıyoruz yine de.

Perde kapandığında, sahneden indiğimizde, makyajımızı sildiğimizde, replikler havada asılı kaldığında asıl o zaman karşı karşıya kaldığımız ‘gerçek’ tüm çıplaklığıyla önümüze seriliyor işte. Acıtıyor belki, yaralıyor belki, rengarenk bir dünyadan kendi ‘gerçek’ rengimize dönmek canımızı yakıyor belki ama eğer burada yalpalamadan gerçekçi bir değerlendirme yapabiliyorsak asıl kazanımımız o anda başlıyor galiba. Bunu yapamazsak eğer, çok açıktır ki bu yalan dünya bizi er ya da geç umutsuzluğa, mutsuzluğa sürükleyecektir. Bunun farkında olabilsek ne çok şey değişecek aslında...

Hepimizin içinde ne fırtınalar kopuyor söylemeye gerek yok zaten herkes kendinden biliyor ama önemli olan pandoranın kutusunu açıp kendi gerçeğimizle karşılaştığımızda hatalarımızdan ders çıkarıp doğru rotayı kendimize  korkmadan çizebilmek. Böyle yolumuza devam edebilirsek önce  kendimiz sonra da hayatı paylaştıklarımız için yaşam çok daha güzel olacak kesin...

Bunun için biraz cesaret lazım, biraz kendimize inanmak biraz da içimizdeki o çocuğa sarılıp güvenmek gerek, gerisi zaten gelir ki...