Önce bir hikâye…

Bir kasabada herkes yaklaşan fırtınayı konuşuyormuş. Köyün papazı ise “Hiç korkmayın, Allah bizi korur” diyormuş.

Bir süre sonra fırtına kopmuş ve gök yarılmış gibi yağmur yağmaya başlamış.

İnsanlar kasabayı terk ederken kiliseye uğramışlar ve papazı dua ederken bulmuşlar. “Papaz Efendi, araçlarımızda yer var, gel hemen seni de götürelim” demişler. Papaz “Allah bana yardım eder; ben ona inanır ona dua ederim” demiş.

Kiliseyi iyice su basınca botla gelip “Papaz Efendi gel gidelim yoksa öleceksin” diye ısrar etmişler. Papaz “Ben gelmiyorum, Allah beni kurtarır” demiş.

Sular kiliseyi doldurunca papaz kilisenin çatısına çıkmış. Papazı kurtarmak için tekneyle gelmişler ama nafile.

Sonunda sel suları kilisenin tepesine ulaştığında Papaz kilisenin çanının üzerine çıkmış. Bu sefer helikopterle gelip merdiven sarkıtmışlar. Papaz yine gitmemiş ve “Allah bana yardım eder” demiş.

Bir süre sonra papaz boğulmuş ve öteki dünyanın girişinde sitem etmiş: “Allah’ım sana o kadar inandım, ibadet ettim ama sen beni kurtarmadın” demiş.

Yukarıdan gür bir ses cevap vermiş: “Papaz Efendi, ben seni kurtarmak için her şeyi gönderdim, daha ne yapaydım? Ahmaklığına doyma!”

***

Bu konuyu defalarca farklı kelimelerle farklı örneklerle anlattım. Yine anlatayım.

Bakın şimdi!

Bizi yıllarca bir kafese kapattılar.

Kafesi demir parmaklıklı zindan olarak düşünmeyin.

Onlarca televizyon kanalıyla, onlarca gazeteyle, binlerce trolle bedenimizi değilse de düşüncelerimizi prangaya vurdular.

Sadece açlıktan ölmeyecek kadar kazanalım,

Nankörlük yapmayalım, halimize şükredelim,

İdarenin söylediklerine inanalım, farklı şey söyleyenlere inanmayalım,

Yöneticilerimiz gibi düşünmeyen herkes düşmandır, onlara güvenmeyelim…

Saymakla bitmez söylemlerle bizi birbirimize düşürmeye çalıştılar.

Aslında yapmak istedikleri tek bir şey vardı:

Bizim uçmaya yeltenmemizi engellemek ve uçamayacağımıza inandırmak.

Çünkü; bir kuş uçmaya yeltenmezse kafeste olduğunu anlayamaz!

Biz uçamayacağımıza inandıkça;

Korkmaya alıştık,

İtaate alıştık,

Acıya alıştık,

Yoksulluğa alıştık…

Önce bizi bunlara alıştırıp sonra alışkanlıklarımızın kaderimiz olduğuna inandırdılar.

Ve hayatımızı olumsuz etkileyen bir sürü şey olurken biz hep “ne yapalım, yapacak bir şey yok” demeye başladık!

Çünkü bir şey yapamayacağımıza inandırıldık.

***

Çok geriye gitmeye gerek yok…

Son üç yılda enflasyon 10 kat, döviz 3,5 kat, ülkemizin borcu 3 kat arttı. Ekonomik kriz had safhada.

Biz ne dedik? “Yapacak bir şey yok.”

İşsizlik ve iflaslar rekor kırdı.

Sınırlarımız kevgire döndü. Ülkemiz sığınmacılarla dolduruldu. Bir de onlara vatandaşlık verilip en az 50 milyar dolar harcandı.

Biz ne dedik? “Yapacak bir şey yok.”

Kadın cinayetleri aldı başını gitti. Uyuşturucu sıradanlaştı.

Yargı ve inanç bağımsızlığı tahrip edildi.

Doktor, öğretmen, işçi, memur, asker, polis, yöneten, yönetilen herkes mutsuz.

Sınırlarımız, paramız, kadınlarımız, çocuklarımız, ormanlarımız korunamadı.

Biz ne dedik? “Yapacak bir şey yok.”

Bu ülkede;

Cahillik hiç bu kadar kibirli, hadsiz ve saldırgan olmadı.

Cehalet hiç bu kadar baş tacı edilmedi.

Utanma duygusu hiç bu kadar kaybolmadı.

Peki, biz ne dedik? “Yapacak bir şey yok.”

***

Toplum olarak;

Bizi “Yapacak bir şey yok” dememiz kırılganlaştırdı.

Bizi korkularımız, alışkanlıklarımız, kaderciliğimiz kırılganlaştırdı.

Bizi uçmaya olan inancımızın kaybolması kırılganlaştırdı.

***

Yazının başına dönecek olursak…

Mısırlı düşünür Mustafa Mahmud der ki “Bir mümin ile bir kafir denize girse, sadece yüzmeyi bilen kurtulur. Allah cahilleri kayırmaz.”

Yani demem o ki…

“Yapacak bir şey yok” diye diye aklımız dışında başımıza her şey geldi.

Ama artık aklımızı başımıza alalım.

Yapacak bir şey var!

Ve ona da az kaldı…