banner143

Sinema dünyasında bazı yönetmenlerin, bazı oyunculara saplantı derecesinde bağlı olduğu bir sır değil. Dünya sinemasında da, ülkemiz sinemasında da sayısız örneği mevcut bu durumun. Artık uğur getirdiklerine inandıkları için totem mi yapıyorlar, yoğun bir sempati mi duyuyorlar, uyumlu çalıştıkları test edilmiş olduğu için istikrarın peşinden mi gidiyorlar, yoksa tamamen aralarındaki dostane ilişkinin boyutuna mı bakıyorlar; bilinmez. İşte, sebebi her ne olursa olsun, bazı oyuncularına fetişizm derecesinde tutkun yönetmenler ve o oyunculardan seçtiklerimizden oluşturduğumuz bu haftaki dosyamız. Buyursunlar:

James CAMERON / Michael BIEHN:

“Titanic”in üçüncü yeniden çevrimiyle, sinema tarihinin en fazla Oscar kazanmış 3 filminden birine imza atmış olan (11 Oscarlı diğer rekortmen filmler William Wyler’ın “Ben-Hur”u ile Peter Jackson’ın “Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü” adlı yapımları) James Cameron, kariyerinin başlarında Michael Biehn konusunda saplantılıydı. İlk olarak 1984 yılında çekilen ve distopik bilimkurgu alt türlerinden android filmlerinin atalarından kabul edilebilecek “Terminatör” adlı yapımda birlikte çalıştılar. Hatta uluslararası arenada filmi daha rahat promo edebileceği düşünüldüğü için, “Conan” serisi sayesinde popülaritesinin zirvesinde olan Arnold Scwarzenegger’in ismi oyuncu sıralamasının zirvesine yazılmış olsa da; filmin asıl başrol oyuncusu ve kahramanı Biehn’in canlandırdığı Kyle Reese idi. 1991 yılında gelecek olan devam halkasında, çok başarılı bir senaryo hüllesiyle filmin iyi adamı ve baş kahramanına dönüştürülecek olan Schwarzenegger; bu filmin kötü adamı ve kaybedeniydi. Kariyerine bir devam filmiyle başlayan Cameron (“Piranha Part 2”), “Terminatör”den hemen sonra bir kez daha bir devam filmi seçti kendine: Ridley Scott’ın yönetmenliğinde çekilen ve gösterime girer girmez kült mertebesine yükselen “Alien-Yaratık” filminin devamıydı bu proje. Tabii ki Ripley’siz (Sigorney Weaver) bir “Alien” filmi, yumurtasız menemene benzeyeceğinden; Biehn burada başrolde değildi. İkili 1989’da son bir kez biraraya geldi. Ed Harris ve Mary Elizabeth Mastrantonio’nun başrolleri paylaştıkları “The Abyss” adlı bu deniz aksiyonunda da ikincil bir roldeydi Biehn. Yetenekleri son derece sınırlı bir oyuncu olduğu için de, Cameron kendisinden elini eteğini çekince kendisinden bir daha haber alan olmadı.

Sam RAIMI / Bruce CAMPBELL:

Raimi-Campbell birlikteliğini, en hafif tabiriyle “hastalıklı ilişki” olarak açıklayabiliriz. Bağımsız kontenjandan son derece düşük bir bütçeyle çektiği ve daha sonra iki de devam halkası ekleyeceği 1981 tarihli “Evil Dead-Şeytanın Ölüsü”nde direk başroldeki Ash karakteriyle başladı bu ilişki. Ama Sam Raimi, B sınıf ucuz yapımlardan A sınıf yüksek bütçeli yapımlara transfer olduğunda da devam etti ve Campbell adeta Raimi’nin alamet-i farikasına dönüştü. Bu furyanın ilk halkası, Liam Neeson’ın başrolde gözüktüğü “Darkman-Karanlık Adam” oldu. Campbell şöyle bir gözüküyordu. 1995’te çektiği intikam temalı western “Hızlı ve Ölü”de Sharon Stone, Gene Hackman, Russell Crowe ve Leonardo Dicaprio’ya başrollerde yer vermişti Raimi. Campbell burada da eksik değildi elbette, ama sahnesi sonradan montajda atılmıştı. Bu yapımdan sonra tutkulu birlikteliklerine 7 yıllık bir ara verdiler. 2002’de Raimi “Örümcek Adam”ın sinema uyarlamasının başına geçince, seyirciye küçük küçük nanik yapmaya devam ettiler. Raimi’nin çektiği her 3 “Örümcek Adam” filminin de kadrosunda yer alan Campbell; sırasıyla yasadışı dövüş maçlarının tellağını, bir teşrifatçıyı ve uçuk bir restoran sahibini oynadı.

Yavuz TURGUL / Şener ŞEN:

Bir derin ilişki de bizim sinemamızdan. Yavuz Turgul’un yönetmeyip sadece senarist olarak imza attığı yapımları da listemize eklersek; inanın ki iş iyice içinden çıkılmaz bir hal alır ve size okuması, bana da yazması eziyet olur. Yavuz Turgul, bugüne kadar yönetmen sıfatıyla tam 8 adet filme imza koydu ve bunların içinden 1984 tarihli ilk filmi “Fahriye Abla” dışında her filminde Şener Şen’i başrol oyuncusu olarak kullandı. (Evet; bence de Şener Şen, “Fahriye Abla” rolünde sırıtabilirdi.) Bu filmler; Türk sinemasında bir zirve olarak kabul edebileceğimiz “Muhsin Bey”, kamerasını içinde bulunduğu sektöre çevirdiği “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”, Şen’in Şevket Altuğ’la beraber gövde gösterisi yaptıkları fantastik “Gölge Oyunu”, nasıl olduğunu kendilerinin bile anlamadığı bir şekilde gişe canavarına dönüşen ve 2 milyon 491 bin izleyiciyi salonlara çekmeyi başaran “Eşkıya”, Şen’e Antalya Film Festivali’nde “En İyi Aktör” ödülü getiren “Gönül Yarası”, Amerikan özentisi ve ruhsuz “Av Mevsimi” ve şimdilik ikisinin de son yapımı olan, eleştirmenlerden de fazlaca yüz bulamayan “Yol Ayrımı”. Bu birliktelik öyle bir noktaya evrildi ki Şen, Turgul dışında yapılan teklifleri tamamen kapsam dışında tutar oldu. Turgul sinemayı bıraksa, Şen’i de bir daha perdede izleyemeyecekmişiz gibi görünüyor.

Ferzan ÖZPETEK / Serra YILMAZ:

İtalya’da yaşayan Türk asıllı Ferzan Özpetek, sinema kariyerini doğduğu ülkeden başlatmayı uygun görmüştü. 1997 yılında “Hamam”la çıktığı yolda, ikinci filmi “Harem Suare”den itibaren yoğun olarak Serra Yılmaz’la kesiştiler. Ağırlıklı olarak eşcinsellerle ilgili hikayeler anlatmayı seven yönetmen; 12 filmlik kariyerinde; “Harem Suare”, “Cahil Periler”, “Karşı Pencere”, “Bir Ömür Yetmez” ve “İstanbul Kırmızısı” filmlerinin tümünde bir şekilde Serra Yılmaz’a yer verdi.

Christopher NOLAN / Michael CAINE:

Baştan söyleyelim: Bruce Campbell ve Michael Biehn’in durumlarının aksine, Michael Caine’e Christopher Nolan’a mal olmuş tespiti yapmakla; Tiramisu’yu Japon sinemasının efsane bir aktörü zannetmek arasında zerre kadar fark yok. Zira Michael Caine sektöre 1956 yılında merhaba demişken Christopher Nolan, 1970’deki doğumuna kadar, 14 yıl kadar daha Michael Caine’in efsane statüsüne erişmesini bekleyecekti. İkilinin ilk buluşması; Tim Burton’ın renkli ve görkemli 2, Joel Schumacher’in de zevksiz ve kekremsi 2 adet denemesinden tam 8 yıl aradan sonra, Nolan’ın Batman serisinin yeni sürümlerinin başına geçmesiyle oldu. Yönetmen, Bruce Wayne’in emektar ve müşfik hizmetkarı Alfred rolü için Caine’i uygun görmüştü. Herşey Caine’in teklifi kabul etmesiyle başladı. Öncelikle Nolan imzalı 3 filmlik serinin hepsinde Alfred, Michael Caine’di. Bununla da kalmadı; “Prestij”, “Başlangıç”, “Yıldızlararası” filmlerinin hepsinde “ununu elemiş, eleğini asmış; bilge ve arif kişi” rollerinde boy gösterdi. Bu süreçte bedenen yer almadığı tek yapım olan 2017 tarihli “Dunkirk”de ise sadece sesi kullanıldı. Şahsi tahminim, filmde oyuncu olarak yer bulsaydı; en uygun rol, Kenneth Branagh’ın canlandırdığı Kumandan Bolton rolü olurdu.

Martin SCORSESE / Leonardo DİCAPRIO & Robert DE NIRO:

Scorsese’nin saplantı durumu Leo’yla başlamadı. Kariyerinin başlarındaki takıntısı, Robert De Niro’ydu. Özellikle it-kopuk temalı filmlerdeki başarısı, De Niro’yu vazgeçilmez kılmış; Scorsese’nin kariyerinin mebzul bir miktarını bu alana yönlendirmiş olması ve de De Niro’yla uyumlu çalışması da bu uzatmalı birlikteliği beraberinde getirmişti. 1973’te “Mean Streets” ile başlayan mesleki dayanışma; “Taksi Şöförü”, “Newyork, Newyork” –ki efsane bir soundtrack’i vardır-, “Kızgın Boğa”, “Kahkahalar Kralı”, “Sıkı Dostlar”, “Korku Burnu” ve “Casino”yla tam 8 filme ulaşır. Yıl 2002’dir. Scorsese, Dicaprio’yla ilk olarak çalışacağı “Newyork Çeteleri”nde; Daniel Day-Lewis’in insanlığı terk ettiği “Kasap Bill” rolü için öncelikli olarak De Niro’ya teklif götürür. Ama nedense kadim ortağı bu teklife –Lewis’i izledikten sonra iyi ki- sıcak yaklaşmaz. İşte 1973’ten 1995’e kadar süren 22 senelik ortaklık, bu hadiseden sonra sekteye uğrar. (Hala çekimleri süren “The Irishmen”de tekrar beraberler. Bakalım, belki şeytanın bacağı yeniden kırılır.) Scorsese filmografisi için bu saatten sonra Leonardo Dicaprio dominasyonu başlar. O tarihten sonra Leo; “Göklerin Hakimi”, “Köstebek”, “Zindan Adası”, “Para Avcısı” gibi totalde 5 Scorsese filminde yer alır. Ama gelin görün ki, o kadar inanmış olmasına rağmen, senelerdir beklediği Oscar’ını kazanması; bir Scorsese filmiyle değil, bir Alejandro Gonzales Innaritu filmiyle nasip olur. (“The Revenant”) Şimdi de eski A.B.D. başkanlarından Roosevelt’in biyografisinde başkanı oynatacakmış Leo’ya. Korkum odur ki, yarın öbür gün Madonna’nın biyografisini çekse; o rolü de hiç düşünmeden Dicaprio’ya verecek.

Aaaa? Lafa daldık, unuttuk iyi mi? Bir de vizyondaki filmler vardı değil mi? Pardon, buyurun:

http://www.beyazperde.com/filmler/vizyondakiler/yeni/

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner135

banner141

banner139

banner147